zeka dürter huzuru...
Hayat üzerine, insan üzerine, ilişkiler üzerine, zihnin derinlikleri üzerine, uyku kaçırtan, kafayı kurcalayanlar üzerine beyin salatası, fikir kültür fizik programı
Cuma, Kasım 19, 2010
Duvar
Ama işte şu an tam karşısında duruyodu.
Büyük büyük tuğlalarla örülmüş koca bir duvar.
Belki de hep oradaydı, belki de o hiç bir yerden bir yere gitmemiş ya da gelmemişti,
Duvar başından beri orada onun karşısındaydı belki de. Doğrusu hatırlamıyordu da...
Duvarda sadece bir tuğlalık boşluk vardı. Dışarıdan görüp görebildiği o kadardı.
Görebildiği kadarıyla dışarıda, duvarın ötesinde insanlar vardı.
Kalabalık, gülen ağlayan, bağıran, kızgın, üzgün bir sürü insan bir anlığına boşluktan görünüyor, sonra gene kayboluyordu.
O boşluktan sadece bir iki saniyeliğine görebiliyordu insanları ve artık iyice merak ediyordu, kadrajın dışında kalan yaşamları.
Kararını vermişti artık bu duvarla yaşamayacak tek tuğlalaık boşluğun penceresiyle yetinmeyecekti.
Derin bir nefes aldı. Koları sıvadı, işe koyuldu.
Eksik tuğlanın yanından diğer tuğlaları teker teker alıp yana, sağ tarafa koymaya başladı.
Bir tane, bir tane daha onun yanıda, sonra yanına bir tane daha sonra üst sıra aynı şekilde.
Duvardaki tuğlaları teker teker alıp yana koymaya böylece ister istemez yan tarafta bir duvar örmeye başladı.
Bu arada azalan tuğlalar görüş açısını genişletiyor, artık dışarısını daha fazla görüyordu.
Gördükçe de şaşırıyordu.
Eskiden tek tuğlalık boşluktan birer saniye gördüğü manzara ve insanların hiç de zannettiği gibi olmadığını gördü.
O her zaman güldüğünü zannettiği kadın aslında her zaman gülmüyor, ruh hali bir andan bir ana değişiyordu. O bir tuğlalık boşluktan kavga ettiğini gördüğü çift şimdi açılan ikinci ve ücüncü boşluğun görüş alanına girerken sarılmıştı bile...
Hiç bir şey mutlak, havada asılı değildi, ilk defa hayatı fotoğraf olarak değil, akışkan geçirken bir film olarak gördü.
Başı döndü, kafası karıştı.
Neyse diyerek, işine devam etmeye, tuğlaları bir yandan alıp öteki yana koymaya koyuldu.
Dışarısının kakafonisine aldırmadan kendini işine verdi. Son tuğlayı de kaldırdı yana döndü ve yandaki yığının tepesine koydu.
Ve şaşırıp dona kaldı.
Bu seferde tam karşısında bir duvar vardı.
Gene tek bir tuğlası eksik, gerisi tastamam bir duvar.
Tek yaptığı karşısındaki duvarı yana taşımak olmuştu. Ama yana dönünce, yani yan karşısı olunca da doğal olarak duvar da gene karşısına gelmişti.
Duvarın eski yerine kaldırdığı yere baktı o yana dönünce duvar gene karşısındaydı.
Karşısı neresiyse orada bir duvar vardı.
Kendi kendine söylendi, of çekti, küfretti, derin bir nefes aldı ve kaldırdığı yerden duvarı –nafile bir şekilde- yana yaşımaya devam etti, arada boşluklardan dışarıya .küçük bakışlar atarak...
Sokaktan geçen insanlar kendi kendine bir şeyleri kaldırıp indiriyormuş gibi yapan üstelik hiç de istifini bozmayan bu adama bir anlam veremediler.
Bazıları pandomim, bazıları tiyatro bazıları sirk sandı.
Önüne bir kaç kuruş bozuk para bıraktılar...Onlar da tuğlaların altında kaldı...
Çarşamba, Ekim 13, 2010
Sarkaç
Hareket etmeye, doğrulmaya çalıştı. Olmadı.
Bağlıydı, kolları ve bacakları bağlanmış, bomboş bi odada galiba tek başınaydı. Üstelik ağzı da bağlıydı, senini çıkarmaya çalıştı, duyuramadı.
Etrafı seçmeye çalıştı, gözleri biraz biraz açılmaya başlamıştı. Karanlık, loş ve soğuk bir odadaydı. Yattığı yerden boynunu doğtultabildiği kadarıyla, burası gri granit taşlarla döşenmiş boş bir oda, bir mahzeni andırıyordu. Odanın köşelerindek birer mum ortalığa loş bir ışık veriyor ama odayı ısıtmaya yetmiyordu.
Gözleri hala tam açılmamıştı, bağlı ağzıyla sesini duyurmaya çalıştıkça, tek duyduğu kendi sesi oldu. Bir süre sonra bunu da bıraktı
Neden sonra onu duymaya başladı, sessiz soğuğu delip geçen bir uğuldama, bir vınlama sesi.
Artık gözleri açılmıştı. Şimdi fark etti.
Tam tepesinde, yattığı yerin kafasının üstünde, bir sağa bir dola uğultular ve gıcırtılar çıkararak salınan dev bir metal parçası. Görebildiği kadarıyla bir dev bir balta ya da salınan bir giyotin gibi bir şey. Baktığı yerden dev bir sarkaça da benziyordu.
Tüm gücüyle çırpındı tepesindeki felaketten kurtulmaya çalıştı, bağırmaya çalıştı bağıramadı, bağlandığı ipleri zorlayıp koparmaya çalıştı, el ayak bileklerini parçaladığıyla kaldı. Bir süre sonra bunu da bıraktı.
Bomboş odanın içinde tepesinde sarkaç gibi salınan dev metal parçası ve onun ritmik uğultusuyla baş başa ve pes etmişken, bir süre sonra artık sarkaçın ritmik salınımından mıdır nedir bilinme,z baktığı metalde anlamsız şekiller, imgeler görmeye başladı.
Önce çok flu resimlerdi bunlar, amorf gölgeler, karaltılar, şekilcikler.
Zamanla netleşmeye başladı. Ve kendini gördü...Pek hatırlanacak anlar değildi gördükleri.
Sarkaç gitgide artan bir tempoda salınırken o salınımda, gördü
Gurur duymadığı tüm anları
Cesaret edemediği anları...
Karşı çıkamadığı anları...
Gerçeği söyleyemediği anları...
Hesaplı, politik olduğu tüm anları...
Dillendirilmemiş tüm umutları, özlemleri
Bilmesi gerekenlere söyleyemediği tüm güzel şeyleri
Acıları ve hayal kırıklıklarını
İçindeki tuttuğu her anı gördü, bu yüzden sildiği üstünü çizdiği anları.
Sustuğu her görüntüde, ağzına bir dikiş atılıyordu, diğerinde bir tane daha, üstüne bir tane, bir tane daha...
Sarkaç yaklaştıkça görüntüler hızlanıyor, hızlandıkça görüntülerde ağzındaki dikişler artıyor, görüntülerdeki dikişler arttıkça giyotin benzeyen dev sarkaç suratına suratına yaklaşıyordu.
Yaklaştıkça sesini çıkarmaya çalışıyor, çıkaramadıkça boğazı düğümleniyordu...
Artık çok yaklaşmıştı sarkaç, burnunun ucundaydı, ağzına doğru yaklaşıyor, yaklaştıkca korkunç uğultular çıkarıyordu.
Bir santim ya kalmıştı ya kalmamıştı.
Gözlerini kapadı, birazdan suratı parçalanacak, her şey son bulacaktı.
Her şey söylenmediği ile kalacaktı...
Son hamleyi beklerken, Dev metal sarkaç son bir kere salındı yaklaştı yaklaştı. Kendi gelmeden önce rüzgarı suratına çarptı, sonra soğuk metali hissetti, son bir nefes alıp yutkunmuştu ki...
Sarkaç ağzının bağlı olduğu ipin üstünden, ipi kopardıp parçalayarak yoluna devam etti, geri dönmek üzere
İşte tam o sırada yaptı, bağırdı, sesinin sonuna kadar, hançerisini yırtarcasına, o ana kadar boğazına atılmış tüm düğümleri parçalarcasına bağırdı...Ve sarkaçın yarım kalan işini bitirmesine hazırlandı kii...
Gözlerini açtı.
Evinde TV karşısında uyuya kalmıştı...
Kucağındaki laptop’da yanıp yanıp sönen imlece baktı...
Ve tuşlara basmaya başladı...
Salı, Ekim 05, 2010
Lunapark
Tüm bu curcuna içinde sadece bir kişi vardı, ortamın elma şekeri parlaklığına, albenisine kendini kaptırmayan. Ne etraftaki aletlerle ilgileniyordu, ne eğlencenin hasını vaad eden çığırtkanlar ya da ışıklar ve seslerle.
O dosdoğru yürüyüp geçiyordu bu cennet mi, cehennem mi olduğu konusunda karar verilememiş dekorun içinden.
Etrafıyla hiç ama hiç ilginlenmiyordu, kafasında hedefi belliydi.
Dosdoğru sihirli aynaların olduğu tünele gidiyordu. Kimseyi değil, kendini merak ediyordu...Çünkü görmediği, bilmediği bir o kalmıştı tüm bu panayırdan geriye.
Tünelin kapısında durdu, bir nefes aldı...Etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra içeri daldı. İçerisi loş ve boştu. Karanlığı aydınlatan mavi ışık ortama soğuk ama asil bir hava katıyordu. Bu ışığın altındaki koridorda ise envai çeşit ve ebattaki aynalar boylu boyunca sıralanmışlardı...
İlk sıradaki aynaya yaklaştığında gördüğü yansıma onu şaşırttı ama gene de fena bir görüntü değildi, yalnız ışıklandırmadan dolayı mavimtrak, aynanın dalgalı dokusundan ötürü ergimişleşmiş – amorflaşmış...kocaman, kambur ve bu yüzden de yaşlı görünen büyük mavi bir şekil – Adeta dev ve yaşlı bir yansıması kendinin...
Aynaların önüne geçmeye devam etti teker teker sırasıyla büyük-küçük, şişman-zayıf, oval- yassı bir sürü yansımasını gördü kendinin. Bu yansımaların kimine güldü, kimime kızdı, kime şaşırtı, kimi önemsemedi-fark etmedi, kiminden gururlandı, kiminden nefret etti ama hiçbirine “hah tamam” demedi, diyemedi.
Son aynanın önünde geldiğinde buradaki görüntü de ilki kadar şaşırtıcıydı.
Gene mavi ve amorf bir figür vardı ama bu aynadaki yansıması çok küçük ve hatta bir o kadar buruşuk bir yansımaydı. Bu adeta – ilk yansımanın aksine – küçücük ama ez an onun kadar mavi ve buruşuk bir bebekti. Bir mavi buruşuk bebek...İçini burkarak,üzülerek baktı bu bebek yansımasına sebebini bilmeden. Daha sonra çıkışa doğru yöneldi...
Tam o anda bir ses duyudu, bir zil çaldı, paydos zili.
Aynaların mesaisi bitmişti, birden tek tek önünden geçtiği aynalardaki tüm figürler canlandı hareketlendi. Aslında bunlar yansıma değil, ayna çerçevelerinin içinde görevli çalışanlardı, büyük-küçük, şişman-zayıf, yaşlı-genç bir sürü çalışan. Ve mesaileri birmişti.
Aynaların çervelerinden arkaya uzanıp görüntüden kayboldular, çerçevelerin içi boş kaldı.
Şaşırmıştı bu gelişmeye, hiç beklemiyordui şimdi ne yapacak, kime inancaktı, aynalarda bir şey söylememiş yalancı çıkmıştı...
Hayalkırıklığıyla dışarı çıktı. Ay ışığı vardı, aşağıya yere doğru baktı.
İşte o zaman gördü, ömrü boyunca ilk defa şimdi gerçekten gördü.
Sudaki aksini, yansımasını değil kendini, aynadan aynalardan görülen çarpık versiyonu değil, çerçevelerin esaretinden kurtulmuş,duru, saf yansımasını...Artık biliyordu neye benzediğini...
Derin bir nefes altı ve panayırı terk edip, kalabalığa karıştı...
Cumartesi, Eylül 25, 2010
Ters Açı
Bir grup çocuk düşünün, merakla harmanlanmış bir ürkeklik içindeler. Tam da köşkün ağır, paslı demir kapısnın önündeler...Mutemelen kaçmış bir topun ya da kedi köpeğin peşindeler.
En cesuru nefesini tutuyor, ürkerek açıyor dev kapıyı. Kapı korkunç gıcırdamalar ve homurtular çıkarak açılıyor, içerdeki boşluktan yankılanıyor kapının gıcırtısı.
Çocuklar tedirgin ama kararlı, birbirlerinden güç alarak ilerliyorlar, eve giriyorlar.
Pek de misafirverper bir durumu da yok evin. Altarında döşemeler gıcırdıyor, rüzgar sesleri şangırtılar altında ilerliyorlar acı acı inleyen evin içinde.
Köşeden bir kuş havalanıyor birden korkunç sesler çıkararak, ilerden bir gölge gözüküyor hiç de dost canlısı olmayan. Çocuklar yılmıyor, santim santim olsa da ilerliyor.
Korkutucu değil mi? Şimdi bir an için bakış açımızı değiştirelim, mesela kızıl ötesine ya da ters açıya geçelim...Çocuklar ilerliyor. ..Önlerinden hızla bir şey geçiyor, bir karaltı, bir grilik sanki, tam anlayamıyoruz.
Çocuklar meraklı bir o kadar da korkmuş...Ama nedenini bilemeden peşine düşüyorlar tarif edemektikleri şeyin..Belki bir rüzgar, belki hava akımı, belki de bir kumaş parçası...kimbilir
Peşlerine düştükçe o hızlanıyor, çocuklar kovaladıkça o kaçıyor. O kaçtıkça çocuklar hala korkarak ama kararlı bir biçimde üstüne üstüne gidiyorlar...En sonunda üst katta çıkmaz bir yerde karşı karşıya geliyor iki korkmuş taraf.
Bir hayalet bu, küçük – çocukların yaşında bir hayalet...Korkuyor, çocuklardan...Neden mi..Çünkü onun yapamadığı bir şeyi yapabiliyor çocuklar...Dokunabiliyor, tutabiliyor, aralarında konuşabiliyorlar...
Oysa hayalet, hayaletimiz, bilmiyor bir şeyi tutmak, dokunmak konuşmak nasıl bir şey...Esir bir hayalet o perili köşkün esiri...
Bu köşk onun evi, aynı zamanda da hücresi...Bilip bilebildiği tek yer...Evet duvarların içinden geçebiliyor ama ne zaman evin duvarlarının dışına çıksa, hop kendini tekrar evin içinde buluyor..
Ki aslında o kadar da kötü değil bu...Ne de olsa orda güvende, orayı biliyor, oranın tek hakimi
Ya da hakimiydi – şimdiye kadar...
Ama şimdi karşı karşıyalar işte birbirinden korkan iki taraf, ikisi için de kaçacak yer yok. Çocuklar kaçamaz çünkü en üst kata çıkıp toplarını almaları lazım..Hayalet kaçamaz çünkü zaten evin esiri o...
Karşı karşıya duruyolar. Çocuklar ürkmüş nefese birbirlerinden güç almaya çalışyıor.
Hayalet de ürkmüş ama kimse bilmiyor.
Birden aynı anda grubun başındaki çocuk ve hayalet hareketleriniyor...Hızla birbirlerinin üzerine yürüyorlar...
Sessizlik...Çocuk arkasına dönüyor...Orada görüyor onu kendi yaşlarında ama kıyafetleri bir garip, belki eski moda, bir çocuk..Gözlüklü, şaşkın. O da gruba bakıyor...Derken gülümsüyor, o gülümseyince başı çeken çocuk olmak üzere çocuklarda gülüyor...
O zaman içten içe anlıyor iki tarafta, korkuların içinden geçmeden özgür olunamayağını, ancak üstüne üstüne gidince birbirimizi görüp dokunabileceğimizi anlıyorlar...
Derken artık hayalet olmayan çocuğumuz başa geçiyor, en üst kata çıkarıyor grubu...Çatı katına çıkıyorlar...İşte orda kaçan top, üstüne gün ışığı sızıyor, herkesin yüzü gülüyor...
Kapı önündeyiz evden dışarı çıkmak üzere. Artık hayalet olmayan çocuğumuz şaşkın, ürkek, tedirgin. Ne de olsa ilk defa gün ışığı görüyor, ilk defa duvarsız açık bir alan var önünde , gözleri kamaşıyor...
Bunu fark eden bir ufaklık kolundan çekiveriyor, dışarı...
Göz dediğin bir iki kırpıştan sonra ışığa alışıyor.
Düdük çalıyor, maç başlıyor...
Cuma, Haziran 22, 2007
mlle
seyahat gibisiniz biraz bir yelkovan dolanıyor içinize
insan gibisiniz biraz anlıyorsunuz cümle mahlukatın dilinden de
elleriniz dolanıyor yine de sessizlik içinize çöktüğünde
zülfikar gibisiniz biraz bir yezid çatallanıyor sesinizde
tüm keskinliğiniz yine de muktedir ancak kendi alinize
Çarşamba, Haziran 20, 2007
dem
Şeker küçük girdaplarla karışır yaprağın suyuna,
burukluk defter aralarında biriktirilen yapraklardan cay yapraklarına taşınır kızların elleriyle, küçük girdaplar durulur avuç içinin sıcaklığıyla eşitlenince incebelli, kırk yıl değildir bu yüzden hatrı, siz kavradıkça gövdesini, anlatacaktır dilinize, yapraklar arasında dönen hayatını.
küçük girdaplarla kavrarlar bedenlerini, altlarından kıvrılıp akar yeryüzü, yandıkça güneşe yaklaşacağını düşünen sularla dem alır toprakları, pancar kızıllığında gizler şekerini ve kamışlarla sunar bu demli sularına toprak, hatır değil dem alır bu yüzden, yüzleri yüzlere devirir küçük girdaplarıyla, yüzleri yüzlerde demlemek için kızlar, küçük oyunlar oynarlar,
küçük oyunlarıyla döner yeryüzü, kıvrılarak akar bardaklara.
hatırı yoktur bu yüzden, avuç içinize ne sığarsa, işte o kadarcıktır tüm yemini...
Pazar, Haziran 17, 2007
eve
sersemliği alıp, uzaklara götürmek isteyen bir rüzgar çıktı akşam. Düşünecek başka bir şey yokmuş gibi, şimdi bütün kefalleri aptal etmiştir bu diye geçirdim içimden; gerçekten aptallar da bu suy yüzüne mi çıkıyor ilk rüzgarla, yoksa ölümcül oyunları mı seviyorlar balıkçılarla, rüzgarı milad belleyip?
Bir kıçı kırık rüzgar bile değiştirebiliyor tüm kentin şivesini, balkonların sesini, saçlarımızın şeklini, “aşığa giden yolu uzat” diyor sokaklar, “aşk a giden yolu kısaltmak istersen”. ben ancak, eve giden yolu uzatabiliyorum, aslında yol hep aynı da ayaklarımı kısaltıyorum.
Cuma, Mart 23, 2007
Ikea ve iş ilişkileri
İki dünyada da insanların temel beklentisi verimlilik ve mükemmellik.
Yani mümkün olan en az malzeme, zaman ve emek kullanımıyla, çok fazla yer de kaplamadan, işlevsel olduğu kadar görsel açıdan da beklentilerinizi karşılayacak optimum cevaba ulaşmak.
Bir nevi mükemmelin ya da kusursuzun yeni tanımı.
Ikea dünyasında verimliliğe ulaşayım derken hep aynı malzemeden, aynı montaj ve çalışma tekniğiyle üretilmiş, birbirine benzeyen, dayanıklı ve dayanıksız yönleri tamamen birbirinin aynı olan "kusursuz" tasarımlar elde edersiniz.
İş ilişkilerinde ise, en doğru ve verimli insanı bulayım, her ihtiyacımı karşılayabileyim derken, tüm niteliklerin buluştuğu, yeterince tatmin edici, istikrarlı ama beklentilerin dışına çıkamayan insanlarla karşılaşırsınız.
Bu eşleşmede, evet bazı niteliklerin kalitesi yükselmiştir ama mükemmellik takıntısının, kaçınılmaz sonucu olan, standartlaşma ve sıradanlaşma sonucu pek çok niteliğin de köşeli kısımları törpülenmiş, diğer elemanlarla uyumsuz noktaları giderilmiştir.
Bu iş ilişkisine gündelik bir verimlilik ve stabillik kazandırsa da, aslında üretkenliğinden ve yaratıcılıktan taviz vermek demektir.
Çünkü asıl benzersizlik ve yaratıcılık, kusurda ve zıtlıkta gizlidir.
Kusurlu olan uyumsuzdur ama tam da bu yüzden genelin göremediği farklı bakış açılarından gelen derinliğe sahiptir.
Bu da iş ilişkisine ve odaklandığı konuya, kendine has bir özgünlük ve derinlik, başka bir deyişle katma değer katabilir.
Kusurlu olan pek çok nitelikte genel ortalama kadar beklentileri karşılamayabilir ama bazı özelliklerde de, genelin asla ulaşamayacağı kadar dikkat çekicidir ve sivrilebilir.
Pek çok özellikte kırılma noktası genelden çok daha aşağıda olabilir ama bazı noktalarda da çok fazla yükü taşıyabilir.
Kısacası iş ilişkilerinde ve tasarımda asıl mükemmellik kusurlu olanın orjinalliğini kaybetmeden onu en çok üretken olabileceği noktaya yerleştirmeyi becerebilmektir.
Çarşamba, Ocak 17, 2007
konuk şair
Gözlerinde gitmek sürgüne.
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı.
Gözlerin hani?
AHMET ARİF
Pazartesi, Ocak 15, 2007
Yolu sevmek
Eğer tiryakiyseniz, uzun süren yolculuklarda bu sigara içememe düşüncesi sabit bir fikir halini alır.
Kavuşamama duygusu tüm dikkatinizi sigara içebileceğiniz o ana kilitler.
Başka bir şey düşünemez olursunuz, dakikaları sayarsınız, zaman geçmek bitmez, gözünüzü ön taraftaki saatten alamazsınız.
Ne etrafınıza bakabilirsiniz, ne bir şey okuyabilirsiniz, ne sohbet edebilirsiniz varsa yoksa saate bakar dakikaları sayarsınız. Yol bir türlü bitmek bilmez.
Oysa eğer saate bakmatan vazgeçer, " elbet bi ara varınca içerim" diye düşünüp camdan dışarı bakabilirseniz, yol boyu tarlaları, köyleri, ağaçları, insanları ve bunların geçirdikleri değişimleri görürsünüz. Manzarın tadına varırsınız.
Kendinizle başbaşa kalır duygularınızın ve hayatın dingin bir değerlendirmesini yaparsınız, olaylara ve insanlara farklı bi açıdan bakabilme fırsatını yakalarsınız ya da yanınızdakiyle sohbet eder, yeni bir insan tanımanın zenginliğini yaşarsınız.
Kısacası bazen gideceğiniz yere çabuk varabilmenin sırrı yolu sevebilmekte gizlidir...
Pazartesi, Aralık 25, 2006
büyüklere masallar
Kumru bir gün güvercini görmüş, duruşundan, bakışından, kanatlarını çırpışından ve kabarışından çok etkilenmiş. Hemen gidip konuşmak, tanışmak istemiş.
Bir süre uzaktan konuşmuşlar, görmüşlerki o kadar da farklı değiller birbirlerinin özlemlerini, hasretlerini anlıyolar, konuşabiliyorlar, ikisi de aynı oranda kuş beyinli değil zeki, muhabbet koyulaşmış.
Çok şey paylaşmışlar. Bunun üzerine kumru cesaretlenmiş, evcil bir yapıda olduğundan taklacı güvercinin yakınına gitmek, ona düşündüklerini söylemek, güzel şeyler söylemek istemiş.
Ama taklacı güvercin yabaniymiş bir kere, kumru ne kadar yaklaşmaya çalışsa da, kumrunun söyledikleri ne kadar hoşuna gidip tüylerini kabartsa da, ustaca bir takla atarak yaklaşır gibi gözüküp aynı derecede uzaklaşıyormuş.
Çünkü ürkekmiş aslında, yabaniymiş, incinmekten korkuyomuş.
Aslında belki o da kumruya yaklaşmak istiyormuş ama takla atmaya o kadar alışmış ki, istemeden, düşünmeden ve farkında olmadan yapıyormuş bunu.
Çünkü bildiği tek davranış kalıbı buymuş. Otomatikmiş.
Kumru bunun farkına varmış varmasına ve onu ürkütmemek ve boğmamak için uzak durması gerektiğini de anlamış ama o da bunu yapamıyormuş.
Çünkü o da evcil yetiştirilmiş, samimiymiş, sokulganmış, uzaktan uzağa, hayvansı çiftleşme adetlerini bilmezmiş.
Ne kadar yalnış olduğunu bilse de kendini engelleyemiyor, güzel şeyler şöyleyip yaklaşmaktan alıkoyamıyormuş kendini. Çünkü onun da bildiği tek davranış kalıbı buymuş. Bu davranış da otomatikmiş.
Gel zaman git zaman, artık ben deyim 3 vakit, siz deyin 5 vakit sonra kumru yorulmaya başlamış. Taklacı güvercine hala güzel şeyler şöylüyor ve o kabarınca hala üzerine gitmekten alıkoyamıyomuş kendini ama artık bunu daha yorgun daha isteksiz ve daha seyrek yapıyormuş.
En sonunda gücü kalmamış, tükenmiş.
Ve bir de bakmışlar ki ikisi de alıştıkları davranış kalıbını değiştirip, şekle değil öze bakıp, gerçek bir şeyler yaşayacak kadar cesaretli olamadıkları için ve ne kadar kuşbeyinli olduklarının farkına varamadıkları için, çok güzel bir şansı, yepyeni, nadide, yabaniliğin özgürlüğü ile şehrin asaletini birleştiren asil bir güvercin türü yaratma şansını sonsoza kadar kaybetmişler.
Gökten 3 elma düşmüş, kimse yiyememiş. Kurtlanmış...
Çarşamba, Kasım 22, 2006
ağaçlar ve tomurcuklar
Fakat her zaman yaz meltemleri esmez bu ağacın tepesinde.
Bazen bir fırtına kopar, rüzgar ağacı ve dalları savurur, şimşekler çakar ve bir yıldırım en köklü, en büyük, en bi parça dalınızı koparıp uzaklara fırlatır.
Ağaç yaralanmıştır bir kere, dalın koptuğu yerden ağacın kanayan gövdesi gözükür, kıymık kıymıktır orası, henüz yeşil ve ıslaktır. Çok acır ağacın canı.
Derken mevsimler geçer. Ağacın gövdesi kabuk değiştirmeye başlar. Yeni ve taze bir kabuk kaplar dalın koptuğu yerin üstünü, yaranın izi de hala belirgindir ama.
Ve nihayet bahar gelir. Yarayı kaplayan kabuk yavaş yavaş çatlar.
Bir bakarız ki yemyeşil bir dal parçası boynunu uzatmakta eski yara izinden dışarı doğru.
Zaman geçer, dal büyür.
Yaz gelir, dalın üstünde tomurcuklar çıkar. Tomurcuklar patlar ve çiçeklere bezenir dal ve ağaç.
Her eksilme bir çoğalmayla gider aslında.
Yaralı ağacın, yarasının kabuk bağlayıp tomurcuk vermesi dileğiyle...
Perşembe, Kasım 09, 2006
ilişki sarkacı
İlişkilerde de böyle aslında. Bir insanla olan herhangi tür bir ilişkiyi isimlendirdiğimiz zaman onu aslında isimlendirdiğimiz türden beklenilen kalıplar içine hapsetmiş oluyoruz. İlişki içerisindeki davranışların da o kalıplar doğrultusunda olmasını bekliyoruz.
Oysa ilişkilerin salınıma ihtiyacı vardır. Tıpkı bir sarkaçın sağa sola giderek kendi devinimini bulması gibi ilişkilerde süreç içinde kendi doğasını yaratır, ve bu bir kalıpla isimlendirmenin çok ötesinde bir zenginlik taşır.
Öte yandan bir ilişkiyi tamamen isimsiz bırakmak da doğru değildir. Çünkü nasıl her sarkacın asıldığı sabit bir nokta varsa ve o nokta sarkacın zaman içinde oluşan deviniminin çapını belirliyorsa, ilişkilerinde bir sabit noktaya, bir devinim rotasına ihtiyacı vardır.
İşte zaman içinde isimlendirmemiz gereken ilişkinin içsel doğası değil, o sabit noktadır.
Aksi taksirde nasıl sabit noktası olmayan sarkaç, rotasında durmaz fırlar ve bir yerlere çarpıp düşerse, ilişki de rotasından çıkar sağa sola savrulur ve en sonunda bir yerlere toslar.
Sözün özü, bir ilişkinin iç doğasını kalıplara sıkıştırıp isimlendirmekte acele etmeyin ama güzergahını isimlendirmekte çok da fazla gecikmeyin, yoksa elinizden kayar gider.
Pazartesi, Ekim 23, 2006
su
Yollardan, tepelerden, patikalardan birlikte geçersiniz.
Etraf yeşil ve sulaktır derelerden kana kana su içersiniz.
Bu sırada yol arkadaşınızla iyice yakınlaşırsınız, bağlanırsınız, konuşmadan anlaşır hale gelirsiniz. Derken yol uzar gider arazi kuraklaşmaya başlar, gitgide kuraklaşır.
Artık dereler yoktur, mataranızdaki su bitmiştir ve yol arkadaşınızın matarasında da ikinize yetecek kadar su yoktur. İyice susamaya başlarsınız, ama yol arkadaşınız o yolda gitmeye ısrarlıdır. Ayaklarınız sürümeye başlar ama yol arkadaşınızı bırakmak istemezsiniz, kendinizi ona borçlu hissedersiniz, vicdan azabı duyarsınız, sürekli "yola devam", "yola devam" diye sayıklarsınız.
Bir süre sonra su buldum zannedersiniz, oysa sadece serap görmüşsünüzdür.
Susuzluk dayanılmaz bir hal almıştır. Bir karar vermek zorunda kalırsınız, ya yola devam edip susuzluktan ölecek, ya da yol ayrımında farklı yöne gidip su bulacaksınızdır.
Böyle durumlarda yol arkadaşına yolda geçirilen güzel anlar, sıcak sohbetler, paylaşımlar için teşekkür etmek ve minnettarlık duymak, ama öteki yolu seçmek gerekir.
Çünkü hayat susuz geçmez!
Çarşamba, Ekim 18, 2006
duygusal sol
Bunun çeşitli etkenleri var, AB ile ilişkiler, Ermeni soykırımı konuları, Çılgın Türkler furyası vs. vs. Bir diğer etkende demokrasinin altına sığınıp gizli ajandalarını gerçekleştirmeye çalışan kitleler. Bunlar ikiye ayrılıyor, birincisi bölücü odaklar-ki bunların söylemi yurtdışından ve kimi zaman AB ağzıyla geliyor, ikincisi ise islami ajandası olan kitleler ki bunlarında nereden geldiği malum.
Demokrasi böyle kılıf olarak kullanıldıkça bu ülke insanı demokrasiye inancını kaybetmeye başladı. Bugün en liberal diyebileceğimiz çok uluslu şirketlerde çalışan insanlarda bile ulusalcı akımlara bir sempati var. Fakat ulusalcıların çoğu hayalinin de ütopik, global dünyada imkansız, hatta fazla müsamaha edilirse şoven olacağının da farkındalar. Bu yüzden ulusalcılığa sempatiyle bakmakla birlikte benimsemiyor, kendilerini öyle tanımlamıyorlar. Ben bu akıma "duygusal sol" diyorum. Yani teoride ulusalcı ve solcu, pratikte (günümüzün global dünyasındaki hayatın gerçekleri karşısında) liberal insanlar topluluğu. İşte bugünkü gidişatı değiştirecek bir tepki çıkacaksa, bu orta sınıftan çıkacaktır.