Kendini bildi bileli buralarda bu kızgın güneşin altında, bu
sarı kumların üstüneydi başka bir yer görmemişti, başka bir yer diye bir şey
olduğunu düşünmemişti bile, onun dünyası burası, onun kuralları bu dünyanın
kurallarıydı.
Ve bu kurallar basitti.
Av ya da avlan. Öl ya da öldür. Yaşa ya da öl. Başka bir
kural da yoktu.
Yaşatmak, sevmek, paylaşmak yoktu.
Sadece sarı kumlar, kızgın güneş ve hayatta kalmak vardı,
zaten ötesine de gerek yoktu
Ve oyun bu olunca, bu kadarlık olunca, o bu oyunun kralıydı.
Akrepten başka kim olacaktı ki çölün kıralı.
Kapkara, irice bir akrepti o.
Güneş, güneş doğru açıyla vurduğunda parıl parıl parlayan,
simsiyah, pürüzsüz sert bir kabuk.
Ona sorarsanız akrep der miydi kendine meçhul? O neyse oydu,
hep öyle ola gelmişti, öncesi, sonrası yoktu, sadece kumlar vardı, kumlar hep
oradaydı…
Kumların oyunu hayatta kalmaktı ve kumlar onu tam da bu oyuna
göre donatmıştı.
Önce kabuk, o içerisine hiçbir şey işlemeyen, zırh gibi sert
kabuk.
Sonra bacakları, gerektiğinde hızlıca yaklaşmasına ya da
uzaklaşmasına izin veren, her türlü kemirgen ve sürüngeni yaya bırakan
bacakları.
Ya kıskaçları? O dev gibi tuttuğunu koparan, kopardığını
bırakmayan kıskaçları.
Sonunda da en ölümcülü, boğum boğum kuyruğunun arkasında tüm
azametiyle göye yükselen iğnesi, iğnenin içindeki zehir dolu kesesi.
O kese ki, kumların efendisi yapmıştı onu sokar sokmaz
soktuğunun iliklerine işleyen, karışındakini önce felç eden o zehir ve o zehrin
ılık ılık aktığı kurbanın gözlerdeki korku.
İşte bunlardı onu o kavurucu çöl kumlarında kasıla kasıla
dolaştıran. Mükemmel dişlilerden oluşan mükemmel bir makine olmanın verdiği
güç…
Güneşin altında bunları bilerek ilerliyordu ki, birden garip
bir şey oldu, birden çok sıcak oldu, sanki güneş tepeden üzerine doğru yaklaşmıştı...
Önce anlam veremedi, sonra onları gördü, cayır cayır yanan,
yanmakla kalmayıp etrafını saran alevleri.
Birden duraksadı, etrafına baktı her yerde alev vardı, ona
göre dev gibi olan, yukarıya, çok yukarıya uzanan kızgın kavurucu alevler,
Ama o alışkındı sıcağa, donanımlıydı da bugüne kadar hiçbir
kavgadan kaçmamıştı hiçbir rakibine geri adım atmamış, hiç kolay lokma
olmamıştı. Önündeki alevlere de olmayacaktı.
Kuyruğunu tüm haşmetiyle yukarı kaldırdı, kısaçlarını kıstı
ve alevlerin içine doğru kendini attı ama yaklaşmasıyla, sıcağın tokadını her
yerinde hissetmesi bir oldu, alevlerin sıcağı onun alışık olduğundan bile
fazlaydı. Mecbur geri adım attı.
Ama her geri adımda kararlılığı daha da arttı ne yapacak
edecek o alevleri aşacaktı, sol taraftan denedi olmadı, sağ taraftan denedi
olmadı, önden denedi olmadı arkadan denedi olmadı
Kumu kazmaya çalıştı ama alevlerin altındaki kum da çok
sıcaktı, ne yaptıysa o çemberin içinden çıkamadı.
O zaman içinden içgüdülerinden gelen kadim bir ses ona ne
yapması gerektiğini fısıldadı.
Onun için, o mükemmel organizma için yenilmek söz konusu
olamazdı.
Nedenini bilmiyordu ama, onun için yok olmak, yenik olmaktan
çok daha doğru, çok daha anlamlı geliyor, içinden bir ses ne duruyorsun yapman
gerekeni yap diyordu.
Yapılacak şey belli olmuştu o heybetli kuyruğunu son bir kez
kaldıracak, o gurur duyduğu iğnesini ve zehrini bu kez kendine saplayacaktı.
Sonra da ona yakışır şekilde hayatı son bulacaktı.
Ama bir şey oldu, yapamadı. Kuyruğunu kaldırmaya çalıştı,
kuyruğu bir türlü yükselmiyor, vücuduna yetişemiyordu, sanki kuyruk onun
kontrolünden çıkmış, donakalmıştı, kendini ne kadar zorladıysa zorlasın olmadı…
Neden olmadığını sonradan, yavaş yavaş anladı, daha doğrusu
hatırladı.
O hiçbir zaman akrep olmamıştı, kıskaçlarının olması gereken
yerde ince bacaklar görüyordu, kuyruğunun olması gereken yerde de akrep
bacaklarının olması gereken yerde de hep ince bacaklar görüyordu.
İncecik örümcek bacakları.
İşte o an ne olduğunu hatırladı, bir örümcekti o.
Kavurucu çölde bir başına, çelimsiz bacaklı bir örümcek.
Belli bir özelliği, korku salan bir durumu yoktu, hiçbir
zaman da olmamıştı.
Ne ara akrep olduğunu düşünmeye başladı, ne ara örümcekliğinden
kaçtı hatırlamıyordu ama içten içe örümcek olduğunu duyumsadı.
Akrebin kuyruğunun gölgesi altında örümcek kayboluyor, o
çelimsiz bacaklar, o yapış yapış sıvılar kayboluyordu. Akrebin gölgesi ölümü
ondan uzak tutuyordu.
Terrayumun başında mesaisine devam eden bilim insanları
tehdit altındaki akrep davranışlarını gözlemliyordu.
Bazı akreplilerin akreplilerini yapıp alev çemberinde
kendilerini soktukları gözlemlenirken, bazılarının ise önce hareketsiz kalıp,
sonra top gibi büzüşerek yavaş yavaş kavrulduğu, gözlem defterine not alındı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder