Bir ev düşünün. Yıkık metruk, rüzgarın kırık pencere pervazlarında uğuldadığı eski bir köşk ya da konak. Issız, ürkütücü, karanlık...
Bir grup çocuk düşünün, merakla harmanlanmış bir ürkeklik içindeler. Tam da köşkün ağır, paslı demir kapısnın önündeler...Mutemelen kaçmış bir topun ya da kedi köpeğin peşindeler.
En cesuru nefesini tutuyor, ürkerek açıyor dev kapıyı. Kapı korkunç gıcırdamalar ve homurtular çıkarak açılıyor, içerdeki boşluktan yankılanıyor kapının gıcırtısı.
Çocuklar tedirgin ama kararlı, birbirlerinden güç alarak ilerliyorlar, eve giriyorlar.
Pek de misafirverper bir durumu da yok evin. Altarında döşemeler gıcırdıyor, rüzgar sesleri şangırtılar altında ilerliyorlar acı acı inleyen evin içinde.
Köşeden bir kuş havalanıyor birden korkunç sesler çıkararak, ilerden bir gölge gözüküyor hiç de dost canlısı olmayan. Çocuklar yılmıyor, santim santim olsa da ilerliyor.
Korkutucu değil mi? Şimdi bir an için bakış açımızı değiştirelim, mesela kızıl ötesine ya da ters açıya geçelim...Çocuklar ilerliyor. ..Önlerinden hızla bir şey geçiyor, bir karaltı, bir grilik sanki, tam anlayamıyoruz.
Çocuklar meraklı bir o kadar da korkmuş...Ama nedenini bilemeden peşine düşüyorlar tarif edemektikleri şeyin..Belki bir rüzgar, belki hava akımı, belki de bir kumaş parçası...kimbilir
Peşlerine düştükçe o hızlanıyor, çocuklar kovaladıkça o kaçıyor. O kaçtıkça çocuklar hala korkarak ama kararlı bir biçimde üstüne üstüne gidiyorlar...En sonunda üst katta çıkmaz bir yerde karşı karşıya geliyor iki korkmuş taraf.
Bir hayalet bu, küçük – çocukların yaşında bir hayalet...Korkuyor, çocuklardan...Neden mi..Çünkü onun yapamadığı bir şeyi yapabiliyor çocuklar...Dokunabiliyor, tutabiliyor, aralarında konuşabiliyorlar...
Oysa hayalet, hayaletimiz, bilmiyor bir şeyi tutmak, dokunmak konuşmak nasıl bir şey...Esir bir hayalet o perili köşkün esiri...
Bu köşk onun evi, aynı zamanda da hücresi...Bilip bilebildiği tek yer...Evet duvarların içinden geçebiliyor ama ne zaman evin duvarlarının dışına çıksa, hop kendini tekrar evin içinde buluyor..
Ki aslında o kadar da kötü değil bu...Ne de olsa orda güvende, orayı biliyor, oranın tek hakimi
Ya da hakimiydi – şimdiye kadar...
Ama şimdi karşı karşıyalar işte birbirinden korkan iki taraf, ikisi için de kaçacak yer yok. Çocuklar kaçamaz çünkü en üst kata çıkıp toplarını almaları lazım..Hayalet kaçamaz çünkü zaten evin esiri o...
Karşı karşıya duruyolar. Çocuklar ürkmüş nefese birbirlerinden güç almaya çalışyıor.
Hayalet de ürkmüş ama kimse bilmiyor.
Birden aynı anda grubun başındaki çocuk ve hayalet hareketleriniyor...Hızla birbirlerinin üzerine yürüyorlar...
Sessizlik...Çocuk arkasına dönüyor...Orada görüyor onu kendi yaşlarında ama kıyafetleri bir garip, belki eski moda, bir çocuk..Gözlüklü, şaşkın. O da gruba bakıyor...Derken gülümsüyor, o gülümseyince başı çeken çocuk olmak üzere çocuklarda gülüyor...
O zaman içten içe anlıyor iki tarafta, korkuların içinden geçmeden özgür olunamayağını, ancak üstüne üstüne gidince birbirimizi görüp dokunabileceğimizi anlıyorlar...
Derken artık hayalet olmayan çocuğumuz başa geçiyor, en üst kata çıkarıyor grubu...Çatı katına çıkıyorlar...İşte orda kaçan top, üstüne gün ışığı sızıyor, herkesin yüzü gülüyor...
Kapı önündeyiz evden dışarı çıkmak üzere. Artık hayalet olmayan çocuğumuz şaşkın, ürkek, tedirgin. Ne de olsa ilk defa gün ışığı görüyor, ilk defa duvarsız açık bir alan var önünde , gözleri kamaşıyor...
Bunu fark eden bir ufaklık kolundan çekiveriyor, dışarı...
Göz dediğin bir iki kırpıştan sonra ışığa alışıyor.
Düdük çalıyor, maç başlıyor...