Pazartesi, Aralık 25, 2006

büyüklere masallar

Bir zamanlar beyaz, yabani bir dişi taklacı güvercinle, kahverengi evcil, erkek bir şehir kumrusu varmış.
Kumru bir gün güvercini görmüş, duruşundan, bakışından, kanatlarını çırpışından ve kabarışından çok etkilenmiş. Hemen gidip konuşmak, tanışmak istemiş.
Bir süre uzaktan konuşmuşlar, görmüşlerki o kadar da farklı değiller birbirlerinin özlemlerini, hasretlerini anlıyolar, konuşabiliyorlar, ikisi de aynı oranda kuş beyinli değil zeki, muhabbet koyulaşmış.

Çok şey paylaşmışlar. Bunun üzerine kumru cesaretlenmiş, evcil bir yapıda olduğundan taklacı güvercinin yakınına gitmek, ona düşündüklerini söylemek, güzel şeyler söylemek istemiş.
Ama taklacı güvercin yabaniymiş bir kere, kumru ne kadar yaklaşmaya çalışsa da, kumrunun söyledikleri ne kadar hoşuna gidip tüylerini kabartsa da, ustaca bir takla atarak yaklaşır gibi gözüküp aynı derecede uzaklaşıyormuş.

Çünkü ürkekmiş aslında, yabaniymiş, incinmekten korkuyomuş.
Aslında belki o da kumruya yaklaşmak istiyormuş ama takla atmaya o kadar alışmış ki, istemeden, düşünmeden ve farkında olmadan yapıyormuş bunu.
Çünkü bildiği tek davranış kalıbı buymuş. Otomatikmiş.

Kumru bunun farkına varmış varmasına ve onu ürkütmemek ve boğmamak için uzak durması gerektiğini de anlamış ama o da bunu yapamıyormuş.
Çünkü o da evcil yetiştirilmiş, samimiymiş, sokulganmış, uzaktan uzağa, hayvansı çiftleşme adetlerini bilmezmiş.
Ne kadar yalnış olduğunu bilse de kendini engelleyemiyor, güzel şeyler şöyleyip yaklaşmaktan alıkoyamıyormuş kendini. Çünkü onun da bildiği tek davranış kalıbı buymuş. Bu davranış da otomatikmiş.

Gel zaman git zaman, artık ben deyim 3 vakit, siz deyin 5 vakit sonra kumru yorulmaya başlamış. Taklacı güvercine hala güzel şeyler şöylüyor ve o kabarınca hala üzerine gitmekten alıkoyamıyomuş kendini ama artık bunu daha yorgun daha isteksiz ve daha seyrek yapıyormuş.
En sonunda gücü kalmamış, tükenmiş.

Ve bir de bakmışlar ki ikisi de alıştıkları davranış kalıbını değiştirip, şekle değil öze bakıp, gerçek bir şeyler yaşayacak kadar cesaretli olamadıkları için ve ne kadar kuşbeyinli olduklarının farkına varamadıkları için, çok güzel bir şansı, yepyeni, nadide, yabaniliğin özgürlüğü ile şehrin asaletini birleştiren asil bir güvercin türü yaratma şansını sonsoza kadar kaybetmişler.

Gökten 3 elma düşmüş, kimse yiyememiş. Kurtlanmış...

Çarşamba, Kasım 22, 2006

ağaçlar ve tomurcuklar

Eğer insanoğlu bir ağaca benziyorsa, çevresindeki özel insanlarda onun gövdesinden çıkan, onun bir parçası olan ve zamanla onunla birlikte uzayıp büyümüş dallardır herhalde.

Fakat her zaman yaz meltemleri esmez bu ağacın tepesinde.
Bazen bir fırtına kopar, rüzgar ağacı ve dalları savurur, şimşekler çakar ve bir yıldırım en köklü, en büyük, en bi parça dalınızı koparıp uzaklara fırlatır.
Ağaç yaralanmıştır bir kere, dalın koptuğu yerden ağacın kanayan gövdesi gözükür, kıymık kıymıktır orası, henüz yeşil ve ıslaktır. Çok acır ağacın canı.

Derken mevsimler geçer. Ağacın gövdesi kabuk değiştirmeye başlar. Yeni ve taze bir kabuk kaplar dalın koptuğu yerin üstünü, yaranın izi de hala belirgindir ama.

Ve nihayet bahar gelir. Yarayı kaplayan kabuk yavaş yavaş çatlar.
Bir bakarız ki yemyeşil bir dal parçası boynunu uzatmakta eski yara izinden dışarı doğru.
Zaman geçer, dal büyür.
Yaz gelir, dalın üstünde tomurcuklar çıkar. Tomurcuklar patlar ve çiçeklere bezenir dal ve ağaç.

Her eksilme bir çoğalmayla gider aslında.
Yaralı ağacın, yarasının kabuk bağlayıp tomurcuk vermesi dileğiyle...

Perşembe, Kasım 09, 2006

ilişki sarkacı

İsimler hayatımızda son derece belirleyici rol oynuyor. Bir şeyi isimlendirirken aslında pek çok şeyi dışarıda bırakıyoruz ve isimlendirdiğimiz şeyin içeriğini koyduğumuz isim doğrultusunda belirliyoruz.

İlişkilerde de böyle aslında. Bir insanla olan herhangi tür bir ilişkiyi isimlendirdiğimiz zaman onu aslında isimlendirdiğimiz türden beklenilen kalıplar içine hapsetmiş oluyoruz. İlişki içerisindeki davranışların da o kalıplar doğrultusunda olmasını bekliyoruz.

Oysa ilişkilerin salınıma ihtiyacı vardır. Tıpkı bir sarkaçın sağa sola giderek kendi devinimini bulması gibi ilişkilerde süreç içinde kendi doğasını yaratır, ve bu bir kalıpla isimlendirmenin çok ötesinde bir zenginlik taşır.

Öte yandan bir ilişkiyi tamamen isimsiz bırakmak da doğru değildir. Çünkü nasıl her sarkacın asıldığı sabit bir nokta varsa ve o nokta sarkacın zaman içinde oluşan deviniminin çapını belirliyorsa, ilişkilerinde bir sabit noktaya, bir devinim rotasına ihtiyacı vardır.

İşte zaman içinde isimlendirmemiz gereken ilişkinin içsel doğası değil, o sabit noktadır.
Aksi taksirde nasıl sabit noktası olmayan sarkaç, rotasında durmaz fırlar ve bir yerlere çarpıp düşerse, ilişki de rotasından çıkar sağa sola savrulur ve en sonunda bir yerlere toslar.

Sözün özü, bir ilişkinin iç doğasını kalıplara sıkıştırıp isimlendirmekte acele etmeyin ama güzergahını isimlendirmekte çok da fazla gecikmeyin, yoksa elinizden kayar gider.

Pazartesi, Ekim 23, 2006

su

Bazen biriyle yolunuz kesişir birlikte yürümeye başlarsınız.
Yollardan, tepelerden, patikalardan birlikte geçersiniz.
Etraf yeşil ve sulaktır derelerden kana kana su içersiniz.
Bu sırada yol arkadaşınızla iyice yakınlaşırsınız, bağlanırsınız, konuşmadan anlaşır hale gelirsiniz. Derken yol uzar gider arazi kuraklaşmaya başlar, gitgide kuraklaşır.
Artık dereler yoktur, mataranızdaki su bitmiştir ve yol arkadaşınızın matarasında da ikinize yetecek kadar su yoktur. İyice susamaya başlarsınız, ama yol arkadaşınız o yolda gitmeye ısrarlıdır. Ayaklarınız sürümeye başlar ama yol arkadaşınızı bırakmak istemezsiniz, kendinizi ona borçlu hissedersiniz, vicdan azabı duyarsınız, sürekli "yola devam", "yola devam" diye sayıklarsınız.
Bir süre sonra su buldum zannedersiniz, oysa sadece serap görmüşsünüzdür.
Susuzluk dayanılmaz bir hal almıştır. Bir karar vermek zorunda kalırsınız, ya yola devam edip susuzluktan ölecek, ya da yol ayrımında farklı yöne gidip su bulacaksınızdır.
Böyle durumlarda yol arkadaşına yolda geçirilen güzel anlar, sıcak sohbetler, paylaşımlar için teşekkür etmek ve minnettarlık duymak, ama öteki yolu seçmek gerekir.

Çünkü hayat susuz geçmez!

Çarşamba, Ekim 11, 2006

girdik bi alamete

Bi girizgah yapmak gerekise;

İş bu blog sahibi 28 yaşındadır, hayat şartları gereği reklamcıdır, asosyaldir ama mecburen çok sosyal çevrelerde gezer, düşünmeyi, düşünmeyi ve düşünmeyi gereksiz yere çok sever, bazen saçma sapan şeyler gelir aklına, bazen fikirler, bazen bi kampanya fikri, sonuçta geyiği boldur.
İş bu mecrayıda suya bi taş atalım belki kıyıda bi yerlerden dalgası bize geri döner, dalgada kendi aksimizi görürüz amacıyla açmıştır.

Uğurlu, kademli olsun