Pazar, Haziran 03, 2018

Korku


Kendini bildi bileli buralarda bu kızgın güneşin altında, bu sarı kumların üstüneydi başka bir yer görmemişti, başka bir yer diye bir şey olduğunu düşünmemişti bile, onun dünyası burası, onun kuralları bu dünyanın kurallarıydı.

Ve bu kurallar basitti.
Av ya da avlan. Öl ya da öldür. Yaşa ya da öl. Başka bir kural da yoktu.
Yaşatmak, sevmek, paylaşmak yoktu.
Sadece sarı kumlar, kızgın güneş ve hayatta kalmak vardı, zaten ötesine de gerek yoktu

Ve oyun bu olunca, bu kadarlık olunca, o bu oyunun kralıydı.

Akrepten başka kim olacaktı ki çölün kıralı.
Kapkara, irice bir akrepti o.
Güneş, güneş doğru açıyla vurduğunda parıl parıl parlayan, simsiyah, pürüzsüz sert bir kabuk.

Ona sorarsanız akrep der miydi kendine meçhul? O neyse oydu, hep öyle ola gelmişti, öncesi, sonrası yoktu, sadece kumlar vardı, kumlar hep oradaydı…

Kumların oyunu hayatta kalmaktı ve kumlar onu tam da bu oyuna göre donatmıştı.
Önce kabuk, o içerisine hiçbir şey işlemeyen, zırh gibi sert kabuk.

Sonra bacakları, gerektiğinde hızlıca yaklaşmasına ya da uzaklaşmasına izin veren, her türlü kemirgen ve sürüngeni yaya bırakan bacakları.

Ya kıskaçları? O dev gibi tuttuğunu koparan, kopardığını bırakmayan kıskaçları.

Sonunda da en ölümcülü, boğum boğum kuyruğunun arkasında tüm azametiyle göye yükselen iğnesi, iğnenin içindeki zehir dolu kesesi.

O kese ki, kumların efendisi yapmıştı onu sokar sokmaz soktuğunun iliklerine işleyen, karışındakini önce felç eden o zehir ve o zehrin ılık ılık aktığı kurbanın gözlerdeki korku.

İşte bunlardı onu o kavurucu çöl kumlarında kasıla kasıla dolaştıran. Mükemmel dişlilerden oluşan mükemmel bir makine olmanın verdiği güç…


Güneşin altında bunları bilerek ilerliyordu ki, birden garip bir şey oldu, birden çok sıcak oldu, sanki güneş tepeden üzerine doğru yaklaşmıştı...

Önce anlam veremedi, sonra onları gördü, cayır cayır yanan, yanmakla kalmayıp etrafını saran alevleri.

Birden duraksadı, etrafına baktı her yerde alev vardı, ona göre dev gibi olan, yukarıya, çok yukarıya uzanan kızgın kavurucu alevler,

Ama o alışkındı sıcağa, donanımlıydı da bugüne kadar hiçbir kavgadan kaçmamıştı hiçbir rakibine geri adım atmamış, hiç kolay lokma olmamıştı. Önündeki alevlere de olmayacaktı.
Kuyruğunu tüm haşmetiyle yukarı kaldırdı, kısaçlarını kıstı ve alevlerin içine doğru kendini attı ama yaklaşmasıyla, sıcağın tokadını her yerinde hissetmesi bir oldu, alevlerin sıcağı onun alışık olduğundan bile fazlaydı. Mecbur geri adım attı.

Ama her geri adımda kararlılığı daha da arttı ne yapacak edecek o alevleri aşacaktı, sol taraftan denedi olmadı, sağ taraftan denedi olmadı, önden denedi olmadı arkadan denedi olmadı
Kumu kazmaya çalıştı ama alevlerin altındaki kum da çok sıcaktı, ne yaptıysa o çemberin içinden çıkamadı.

O zaman içinden içgüdülerinden gelen kadim bir ses ona ne yapması gerektiğini fısıldadı.


Onun için, o mükemmel organizma için yenilmek söz konusu olamazdı.

Nedenini bilmiyordu ama, onun için yok olmak, yenik olmaktan çok daha doğru, çok daha anlamlı geliyor, içinden bir ses ne duruyorsun yapman gerekeni yap diyordu.

Yapılacak şey belli olmuştu o heybetli kuyruğunu son bir kez kaldıracak, o gurur duyduğu iğnesini ve zehrini bu kez kendine saplayacaktı. Sonra da ona yakışır şekilde hayatı son bulacaktı.

Ama bir şey oldu, yapamadı. Kuyruğunu kaldırmaya çalıştı, kuyruğu bir türlü yükselmiyor, vücuduna yetişemiyordu, sanki kuyruk onun kontrolünden çıkmış, donakalmıştı, kendini ne kadar zorladıysa zorlasın olmadı…


Neden olmadığını sonradan, yavaş yavaş anladı, daha doğrusu hatırladı.
O hiçbir zaman akrep olmamıştı, kıskaçlarının olması gereken yerde ince bacaklar görüyordu, kuyruğunun olması gereken yerde de akrep bacaklarının olması gereken yerde de hep ince bacaklar görüyordu.

İncecik örümcek bacakları.

İşte o an ne olduğunu hatırladı, bir örümcekti o.
Kavurucu çölde bir başına, çelimsiz bacaklı bir örümcek.

Belli bir özelliği, korku salan bir durumu yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı.
Ne ara akrep olduğunu düşünmeye başladı, ne ara örümcekliğinden kaçtı hatırlamıyordu ama içten içe örümcek olduğunu duyumsadı.


Akrebin kuyruğunun gölgesi altında örümcek kayboluyor, o çelimsiz bacaklar, o yapış yapış sıvılar kayboluyordu. Akrebin gölgesi ölümü ondan uzak tutuyordu.


Terrayumun başında mesaisine devam eden bilim insanları tehdit altındaki akrep davranışlarını gözlemliyordu.

Bazı akreplilerin akreplilerini yapıp alev çemberinde kendilerini soktukları gözlemlenirken, bazılarının ise önce hareketsiz kalıp, sonra top gibi büzüşerek yavaş yavaş kavrulduğu, gözlem defterine not alındı.





Cumartesi, Nisan 14, 2018

Yeraltı


Bir sağa kaydırmayla başladı her şey, ki bu zamanlarda fazlası da fazlaydı zaten. Kimsenin ‘zoom’ yapmaya vakti yoktu, gerek de yoktu belki. Nasılsa hayatlar kurulmuş, düzenler oturmuştu, yollar kesişirse kesiştiği kadardı zaten her şey. Ötesi… Ötesi de “Instagram”lık kadardı.
Bu beklentisizlikle, öylesine bir bakarken görmüştü onu. Pek de farklı bir özelliği olmayan, yüzlerce benzeri olan, hep “tatliş”, hep mutlu, hep neşeli, öyle kötü titreşimlerle falan işi olmayacak mükemmel yüzeysellikteki kızı.

Proflindeki resimler hep neşeli, hep gezme halinde, hep sıradandı. Çekirdek gibi, çerez niyetine bir profildi işte, diğer onlarcası gibi onu da sağa kaydırdı. Yani kaydırmış olmalıydı bir ara…

O da kaydırmış olacak ki, uygulama, mecnun leylayı bulmuşçasına, gereksiz bir coşkuyla yaptığı eşleştirme bildirimini yaptı. O zaman tekrar baktı profile “fena değil, gideri var” diye düşündü. Olay belliydi zaten hobilerine, gittiği yerlere ilgi göster, çok eğleniyormuş gibi yap, ‘salaklık’ kalkanını kaldır, işine bak, alacağını al, uza…
Böylece 3-5 muhabbetten sonra buluşma da ayarlanmıştı. Yemek, sonrasında belki bir yerlerde devam etme, klasik. Buraya kadar her şey normal, tanıdık, beklendiği gibiydi.
Bir Cuma akşamı böyle buluşmalara uygun bir mekanda buluşuldu. O bir 15 dakika erken gelmişti temkin insanı olarak.

“Ay geç kaldım, kusura bakma feci trafik vardı” diye telaşla oturdu karşısındaki, iki soluklanma ardından -e naber, -ay sorma çok yoğun, -hayatta zor, -beyaz yakalık da çekilir dert diye rutin maddeleri tek tek listeye tik atarak gitti sohbet. Arada biraz müzik, biraz popüler kültür referansları, diziler, dozunda bir “duyar kasma” ve politik hassasiyet, kendini sevmenin erdemleri derken, akreple yelkovan “bırakın bizi” dercesine hızla ilerliyordu.
‘Date’ cephesinde yeni bir şey yoktu anlayacağınız. Ama bu tiyatroda alan da, satan da rollerini biliyor, en azından herkesin beklediğinden fazlasını beklemiyordu.

Sonra saat ilerledi, hesap ödendi kadın “hangi devirde yaşadığından olacak” bana gelmek ister misin?” dedi, adam “bir kahve içerim” dedi ölçülü bir isteklilik içinde, kalktılar eve gitmek üzere taksiye bindiler. ‘Date’ cephesi tüm sıkıcılığıyla bekleneni veriyordu.
Sonra, tabii ki de duvarlarla çevrili sitelerin olduğu bir sokağa geldiler. Adam sitelerden hangisi acaba diye düşünürken kadın “burası” dedi taksiye. Boş bir arsanın önünde durmuşlardı. Herhalde “elaleme reklam olmasın” diye düşündü adam içinden. Biraz yürüyeceklerdi ki bu tasarlanmış bir fırsat da olabilirdi.

Ama hayır arsadan aşağı yürümeye başladılar. Yokuş aşağı inen, boş, hiçbir özelliği olmayan, etraftaki sitelerin ışığı olmasa zifiri karanlıkta kalacak olan, dibinde sonlarını bekleyen birkaç gecekondunun olduğu bir arsada ilerliyorlardı.
Şaşırmıştı şaşırmasına ama pot kırmak da istemiyordu. Belli ki oyuncu bir kişilikti bir karşısındaki. Bir sürpriz vardı anlaşılan, ama bir yandan da “sakata gelmesek bari” diye de düşünüyordu normal olarak.

Hayır öyle olmadı az ilerde kimsenin dikkat etmediği, kimseye de bir faydası olmayan küçük bir kayalığa yöneldiler. Yaklaştıkça kayalığın altında doğru inen belli belirsiz bir kovuk gördüler, eğilerek geçmek anca mümkündü.

Fantezi herhalde derken kız içeri girdi, o da doğal olarak takip etti. Zaten artık otomatik pilotta denilebilirdi. Sonuçta bu kadar gelmişti.

İçeri girince şaşkınlığı katlanarak arttı. O dar girişten sonrasında içeride mağara denebilecek bir oluşum vardı. Bir yerden belli belirsiz bir ışık da geliyordu. Anca önünü görecek kadar.
Düşmemeye dikkat edip güçlükle önündeki kadını takip ederken “böyle bir tipin burada ne işi var” diye düşünüyordu doğal olarak ve tabii ki değerli böbreğini organ mafyasına kaptırmaktan da korkuyordu. Ama her seferinde merak ve hormonlar galip geliyor ürkek adımlarla takibe devam ediyordu.

Yanlarından belli belirsiz, dere bile denemeyecek bir su akıyor, ara ara damlama sesleri duyuluyordu. Bir ara tökezlediğinde eli mağaranın duvarına değdi. Duvarlar da ıslaktı, “burada rutubetten başka ne olur ki zaten” diye düşündü.
Böyle tam bilemese de herhalde bir 500mt falan gitmişlerdi. Takip ettiği kadın arada dönüp “az kaldı” demese bunu da fark etmeyecekti. Gerçekten birden mağaradaki patika bitmiş, karşılarına duvar benzeri bir yapı gelmişti. Dik bir kayalık mıydı yoksa? Ne olursa olsun yolun bittiği kesindi.

“Daha ötesi olamaz” derken duvarda bembeyaz bir kapı onları karşıladı. Kadın sanki apartman dairesindeki evine girermiş gibi çantasına elini attı, apartmanda oturan her beyaz yakalı kız gibi 5dakka arandıktan sonra tüylü, pelüş, “ponçik” anahtarlığını çıkardı. Bu arada her seferinde kayboluyorum bu çantanın içinde diye küçük tatlı bir şaka yapmayı da ihmal etmedi.

Kapı açıldı, adam içinden “içerde ne var acaba derken” bir kat daha şaşırdı. İçerisi 3-5 m2’lik küçücük, küp gibi bir odadan ibaretti. Ama beyaz yakalı kadın profilinden beklenecek şekilde döşenmişti. Sade ama zevki eşyalar,  eşyalar derken evden ziyade bir oda gibi bir dekor. Bir kitaplık, bir TV ünitesi, bir koltuk, bir gardırop duvarlarda bir iki reprodüksiyon resim.

Artık daha fazla şaşkınlığını gizleyemedi. “Burada mı yaşıyorsun?” diye sordu. “Evet çok seviyorum” dedi kadın. “Biraz küçük değil mi?” dedi adam, sanki ortamdaki en garip şey metrekareymişçesine. “Bana yetiyor, akıllı kullanırsan değil” dedi kadın.
Sonra da gururla evinin akıllı özelliklerini göstermeye başladı. Gardırop yatak oluyordu, kütüphaneyi çekince banyoya geçiliyordu ki o da 2m2 var mıydı acaba? Ev diye geldikleri adeta akıllı bir karavan ya da internete görülen akıllı mobilyalar gibi içinden bindir şey çıkan bir fonksiyon şaheseri çıkmıştı. Her şeyin altından bir şey çıkıyor, her şey başka bir işe de yarıyordu. Ki itiraf edelim bu garip olsa da havalı bir şeydi.

Koltuğa oturdular. Kadın uygun bir müzik açtı. “Bir şey içer misin?” dedi. “Olur” dedi adam. Düğmesine basınca orta sehpa yukarı kalktı içinde bir mini bar vardı. Oradan bir şeyler koydular kendilerine.

Adam daha fazla tutamadı kendini. “Burası nasıl bir yer?” diye sordu ürkekçe. “Nasıl yani?” dedi kadın. “Evim işte, herkes bir evde kalmalı değil mi?”
“Hayır anlatamadım” dedi adam. “Burası mağara, üstelik sitelerin arasında boş bir arsada. Bu normal mi güvenli mi?”
“Ha o mu? Arsa benim paylaşmak istemedim” dedi kadın. Peki mağara? O neyin nesiydi? “Çok tatlı dimi?” dedi kadın. “Çok orijinaldi, bozmak istemedim”

Ya içkisine bir şey koymuştu kadın ya da dalga geçiyordu. “Başka bir açıklaması olamaz” diye düşündü içinden ama sormaya da devam etti.
Peki dedi güvenlik? “E mağara ya işte” dedi kadın “daha güvenli neresi olacak” derken de göz kırptı muzırca.  Vücut dili “sen boş ver bunları” derken, eli kolu da hafiften yaklaşıyordu, adam köşesine mıhlanmış, şaşkınlıkla kalakalmışken...

“Tamam onu da anladık diyelim. Ama madem arazi senin, mağara senin; niye bu kadarcık alana sığdırdın her şeyi, niye genişletmedin” diye sordu adam.
“Daraldın mı?” diye sordu kadın. “Sana dar mı geldi?” “Yani” dedi adam, “sence de öyle değil mi?” “Yoo, nereden çıkardın?” dedi kadın. “İhtiyacım olan her şey burada, geniş geniş” dedi.

Geniş geniş? Tamam delinin teki vardı karşıda bu çok netti. Sorgulamayı bırakırken sorularına devam etti. “Peki bu öndeki gecekondular, onları niye çıkarmadın madem arazi seninse?”
“Niye çıkarayım?” dedi kadın. “Komşum onlar benim. Sen de bir garipsin, yabani miyiz?” dedi. “Ne zararları var?” dedi. “Sen komşunu çıkarıyor musun?” dedi… Sanki saçmalık mikrofonu el değiştirmişti, ki bunun kendisinden daha saçma ne olabilirdi?

Kadına bir kere deli raporunu verince, şaşkınlığı biraz dizginlenmişti adamın. Neden geldiğini hatırladı, ufaktan hamlesini yaptı. Kadının elindeki bardağı alırken, o da gülümseyerek saçını arkaya attı. Dışarıdan, kapının su ve damla sesleri gelirken, içeride nefes sesleri duyuluyordu.

Nefesler sıklaşır ve vücutlar birbirine karışırken mağaradaki sular kabarmış, kapının altından sızıyor, ıslak  zeminde bedenler hararet yapıyordu…



“Hey daldın!” diye bir sesle irkildi birden. Kendine geldi, hala aynı restoranda, aynı masada oturuyorlardı. Karşısındaki kadın heyecanla cep telefonundan fotoğraflar gösteriyor, “bak burada da kızlarla Kaş’ta mağaranın içine dalarken” diye fosforlu dalış elbiseleri içinde 5 tane çok neşeli kızın poz verdiği resmini gösteriyordu.

“Geç oldu” dedi adam. “Yarın erken toplantım var kalkalım mı?” Kadın biraz şaşkın, “peki” dedi. Hesabı ödeyip, nazikçe teşekkürleri edip kalktılar.

Adam kendi yolunda yürürken başlayan yağmur tüm şehrin ve onun üstüne boşalıyor, her yer sırılsıklamken adamın içi kavruluyordu.

Pazartesi, Şubat 19, 2018

Fiat Lux!

Kendinin bildi bileli etrafına baktı, çevresindeki gözlerden kendini tarttı.
Kimine baktı neşe gördü, kiminkinde hüzün, bir yanında üzüntü vardı diğerinde gurur.

Bazen baktı baktı hiçbir şey bulamadı-sanki bulunacak bir şey varmış gibi.
Bazen küçümseme gördü baktığında, bazen kıskançlık bazen haset, bazen coşku.

Kendini bili bileli bakıyordu, herhalde kendini bildiği sürece de bakacaktı bilmiyordu.

Bazen sevgi de görüyordu bakınca, ama diğer bakışlarda da onu arayınca dönüp baktığında onu da gördüğü yerde bulamıyordu. Sonra tekrar bakışları taramaya devam ediyor, arıyor her türlü bakışa maruz kalıyor, baktığı yerde bir türlü bulamıyordu aradığını.

Bakmak zaten zordu da en zoru bakınca bir şey görmemekti. Bazen öyle gözlere bakıyordu ki, hiçbir şey yansımıyordu o gözlerden… Mat donuk gözler, ya da kendi bakan, arayan gözler, başka yere bakan gözler…

İşte öyle durumlarda sanki bir balinanın sonarının bozulması gibi, kıyıya vuruyor, belki de kendi kendini atıyordu.  Bunaltıcı sığlarda çırpınırken, güneş derisini kavuruyor, bitsin diye beklerken bir gelgit tekrar denize atıyordu onu.

Sonar yani gözler tekrar çalışmaya, bakmaya başlıyor; bulduğu bakışlar hoşuna gittikçe açılıyor, açıldıkça, derine gidiyor, derine gittikçe bakışlar, ışıklar arkada kalıyor, karanlığa düşüyor, yalnızlaşıyor, yoksullaşıyordu.

Ya karaya vuruyordu, ya denize batıyordu. Bir türlü rotasında gidemiyor, dümeni sabit tutamıyordu…

Kara bir delik gibiydi o.

Boşlukta asılı kalan, boşlukla birlikte yol alan, varlığını ancak etrafındaki yıldızlara göre duyumsayan bir delik. Hep de öyle olmuştu. Öncesinde bir yıldız olmuşsa eğer o başka bir hayat olmalıydı. Hiç hatırlamıyordu.

O yüzdendir ki hep diğer yıldızlara bakıyor, onların ışığından kendini bulmaya çalışıyor, herhangi bir ışıktaki herhangi bir dalgalanmada, içindeki dipsiz boşluğa düşebiliyordu. 

Ve bundan ölesiye korkuyordu. Yalnızdı içi çünkü. Derin, sessiz, sahipsiz bir yalnızlık.

Kendi karanlığından başka hiçbir şeyin olmadığı, çıldırtıcı bir yoksunluk. Yoksulluk.
Boşluk bile olamayan boşluk. Anlatacak kimsenin olmadığı, o hiç de romantik olmayan hiçlik.

Zaman böyle akıp gidiyor, hayat kendi sarmalında devam ediyordu.

Bir gün gene kendi döngüsü içinde dönerken, bir şey oldu.

Etrafta hiç ışık, hiçbir göz yoktu.

Sadece karanlık vardı, göz alabildiğine karanlığı görüyordu. 
O an sevindi. Artık yalnız değildi. Şartlar eşitlenmişti, utanıp saklanacak, karanlığa sığınacak bir şey kalmamıştı. “Oh be!” dedi.

Bu coşkunluk bir süre devam etti, bir süreliğine keyfi çok yerindeydi. Özgürce bağırıyor, çağırıyor, istediğini yapıyor, artık saklanmıyordu…

Sonra, sonra etrafına baktı, karanlıktan başka hiçbir şey olmadığını bu sefer idrak etti.
Ve birden korktu, sebebini anlamasa da çok korktu.

Her yer karanlıksa o kimdi, nerede başlıyor, nerede bitiyordu. Kimse yoktu ondan başka. Peki karanlık? Karanlık da yoksa o var mıydı.  O da yoksa var olan neydi, kimdi?

İşte o hep lanet ettiği karanlık da gitmiş, tarif bile edemediği, bir hiçlikle baş başa kalmıştı.
Önceden yoksul olan içi şimdi… Şimdi ne olmuştu o da bilmiyordu. Bunun için bir kelime var mıydı sahi ?...


İşte o an ışık oldu.

Işık oldu çünkü anladı. 
Karanlığın, o nefret ettiği karanlığın ne demek olduğunu, nasıl etrafındaki yıldızları, hatta kendisini görmesini sağladığını anlamıştı.

Anlayınca da ışık oldu. Yıldızlar tek tek, her biri kendi ritminde yanmaya başladı.

Kiminin ışığı güçlü, kiminin zayıftı. Kimi alacalı bulacağı, kimi sabit tondaydı. Ama hepsi oradaydı.
Karanlığın aydınlık demek olduğunu işte o an anladı.

Tek yapması gerekenin onu dışarı uzatmak, kendi karanlığından utanmamak, yıldızlara ihtiyacı olan kontrastı vermek olduğunun farkına vardı.

Ve pek çok şey hissetti. Neşeyi de hissetti, hüznü de. Gururu da hissetti, korkuyu da. Azlığı, çokluğu; yalnızlığı ve kalabalıklığı da… Hepsini hissetti gene, önceden hissettiği gibi.

Tek fark bu sefer ne hissedeceğini bilmek için etrafa bakmıyordu.
Hisler içinden geliyor, etrafa bakmadığını bile unutuyordu.

Çünkü içindeki, o zifir karanlığın altındaki yüzlerce, belki binlerce yeni duyguyu tanımaya çalışıyor; gerçekten tanıdığı, bildiği tek duygu olan yalnızlık bile, bu kalabalığın arasında başka hissettiriyordu.

İçi hala yoksuldu belki ama yorgun değildi artık…

Uzay boşluğunda, okyanusun ya da kalabalığın ortasında hayat ve düzen bildiği gibi devam ediyordu. 

Her şey kendi hengamesi içinde devinip dururken, karanlık kuytu köşelerde, yeni yeni hayatlar filizleniyordu.


Pazartesi, Şubat 05, 2018

İnat

Ne kadar zamandır bu durumdaydı bilmiyordu. Saatler mi aylar mı, yıllar mı zaman kavramı anlamını yitirmişti. Sanki zamandan bağımsız bir oluştu sadece öyle oluvermişti, olmuştu, öncesi, sonrası yoktu.

Bir kez daha kafasını kaldırdı karşısında donuk, hareketsiz duran kütleye baktı. Acaba o ne zaman gelmişti buraya, neden gelmişti? Hikâyesi neydi, kim bilir kaç kere sormuştu bunları bir cevap bulurum umuduyla, kaç kere daha soracaktı kim bilir.

Gene bir umut kafasını kaldırdı, karşısındaki yüzün suratına, gözlerine baktı. O donuk mutlu gülüşteki ifadeyi aradı bir kez daha.

Alay mıydı yoksa o? Dalga mı geçiyordu, bak nasıl kitledim seni, nasıl da ıkınıyorsun karşımda mı diyordu acaba?

Kızdı, çok kızdı. O kim oluyordu ki nanik yapıyordu? Ne yapmıştı, neyi başarmıştı hayatta?

Oysa o öyle miydi ya! Onun kim olduğu belliydi, neler başarmıştı ki, hiç pes etmemiş tüm zorluklara, aksi ihtimallere karşın vazgeçmemiş, ilerlemiş, çoktan havlu atar derken pençelerini geçirmişti hayata işte. “Daha ne olsun?” diyordu. “Az şey mi bu?”, toplumun saygın bir üyesiydi, karşısındaki ise sırıtmaktan başka bir şey yapmıyordu.

Ama işte orda öylece karşısında duruyordu o aynı gülüşüyle aynı donukluğuyla, aynı ifadesizliğiyle, o hep ordaydı belli ki, e hep de aynı ifadede duruyor, aynı şekilde gülüyordu.

Hemen – en çok sevdiği kaslarından birini harekete geçirdi- düz mantık yürüttü.

Benden önce geldiğine ve hiç değişmediğine göre bana gülüyor benimle alay ediyor olamaz. Oh dedi içinden bir nefes olsun rahatlamıştı. Demek ki komik bir şey yoktu, açıkta bir şey yoktu…

Ama çok uzun sürmedi bu rahatlık, hala karşısındaki figürün karşısında rahatsızlık, tedirginlik, eksiklik hissediyordu. E ona gülmediğini anlamıştı da, sorun neydi o zaman? Niye onun karşısında böyle aciz ve ufak hissediyordu, yerin dibine giriyordu, hatta utanıyordu.

Yoksa sorun karşıdakinde değil de kendinde miydi? Birden kaşları çatıldı, gene gözlerinde şimşekler çaktı, kendini lime lime etmek yerin dibine sokmak istedi, yapamadı.

Bu ne basiretsizlikti ki, başkasının ne düşündüğünü bu kadar önemsiyordu? Bu kadar mıydı yani? Bütün o çabaları dağıtmaya, alaycı olduğu düşünülen bir gülüş yetiyor muydu yani? Bu kadar mıtedirgindi, bu kadar mı zayıftı, korkaktı…

Çok ama çok kızdı. Bu sefer kendine. Nasıl bu tufaya gelmişti? Nasıl başkasının gözlerindeki ifadeye bu kadar kitlenmişti, nasıl bu kadar kendi kendini hacamat etmişti?

Ne kadar bilinmez bir süre böyle devam etti, yavaş yavaş temposu düştü kendini biçmenin keskinliği azaldı, yorulmuş belki de bıkmıştı, araya başka hayaller, gündelik düşüneler girdi, sakinleşti.

Artık gitme zamanı gelmişti. Arkaya doğru bir adım atmaya çalıştı, atamadı. Kafasını çevirmeye çalıştı çeviremedi. Kıpırdayamıyordu. Tüm gücüyle debelendi, gitmeye, bir adım atmaya çalıştı, olmuyordu. Sanki ayaklarına beton dökülmüş, koca koca çivilerle mıhlanmıştı. Santim kımıldayamadı. Biraz daha debelendi sonra yoruldu yavaş yavaş durdu. Soluklanırken bunu daha önce de denediğini hatırladı o zaman da gidememişti, yoksa o zamanlar mı demeliydi, zaman, rakam her türlü ölçü biriminin ucu kaçmıştı sanki hep oradaydı.

Oysa ne kadar da istiyordu gitmeyi! Başka yerler, başka yüzler görmeyi, insanlar arasına karışmayı, belki bir yerlere yerleşmeyi, kalabalıklaşmayı… Ne güzel olacaktı, etrafına neşe saçacak, büyük başarılara imza atacak, herkes ona bayılacak, parmakla gösterilecekti. Gitse kesin böyle olacaktı, başka türlüsü zaten olamazdı, bu işin matematiği böyleydi çünkü. Bir gitse dünyalar onu olacaktı. Sonra geri gelip, tekrar karşısına geçip ballandıra ballandıra anlatacak. O donuk gülüşe belki bir anlam atayacaktı. Gurur duyacaktı karşısındaki belki de kim bilir? Belki o gülüş o hep aradığı gülüş olacaktı o zaman! İşte o zaman dünya, gitme, gelme hepsi anlamsızlaşacak, belki kendini bile unutacaktı. Bitmeyen, sonu gelmeyen tüketen gülüşü sorgulama son bulacaktı çünkü. Her şey yeni olacaktı. Ah bi gidebilseydi...

Gitse, nasıl olsa dönecekti dönmesine de, aklına bir kuşku düştü. Döndüğünde o orada olacak mıydı sahi? Ya o da gittiyse ne olacaktı? Ya bomboş bir yerle karşılaşırsa? Ya başkası varsa karşısında? Sohbet ediyor hatta gülüyor, dokunuyor, sarılıyorsa ne olacaktı? Ya o donukluk kalmadıysa başkasının karşısında… Ne yapacaktı o zaman? Ne hissedecekti? O kadar yolu niye gitmiş, niye geri gelmiş olacaktı ki o zaman? Dönecek yer olmadıktan sonra, kaybolursa…

Sıradan bir şehrin sıradan bir meydanında sıradan bir gündü.
Meydanda birbirine dönük duran iki insan heykeli, önceki yüzlerce sıradan gün gibi yine oradaydı. Biri yüzünde kayıtsız bir gülüşle, öbürü öfkeyle, dişlerini sıkarak sabitlenmişlerdi. Üzerlerine kuşlar konmaya, pislemeye devam ediyor, turistler acımasızca resim çekiyordu.

Heykellerin önündeki pirinç tabelada “inat” yazıyordu.