Kendini bildi bileli, etrafında tamir etmediği, daha iyi
duruma getirmediği bir şey kalmamıştı. Sürekli
bir şeyleri ya daha iyi hale getiriyor ya organize ediyor, geliştiriyor ya da sistem
haline getiriyordu.
Tamirciydi o… Mekanikçi, söküp-takıcı, çözücü, birleştirici,
sentezleyici…
Cansız ne varsa iyileştiriyordu…
Fonksiyondu, sıfattı, işlevdi.
Onun yaptığı, ondan beklenen, onun yolu buydu…
Süreli tamir edecek bir şeyler arıyordu…
Ses varsa bozuktur diyor; ses yoksa, gene bozuktur diyordu.
Bozulmamış olabileceğini düşünmüyor, düşünemiyordu.
Ama kanıyordu tamirci…
Elleri, kolları, her tarafı kesik içinde, çizik içinde…
Kimi kapanıyor gibi, kimi çok taze kan sızdırıyor, kimi iltihaplanmış,
kimi nasırlanmış ama hepsi ya da hiçbiri bir türlü tam olarak iyileşmiyordu…
Hep hareket halindeydi o deri, durmuyor, iyileşemiyordu.
Kurcalamaktan, söküp takmaktan, aşınmış, yalama hale gelmiş
gıcırdıyor, takırdıyor, ses çıkarıyor, huzur kaçırıyor, tekliyordu. Ama bir
türlü hurdaya da çıkamıyordu…
Bu öle bir döngüydü ki, olur da biri yaralarına pansuman
yapmaya gelse, gene kendini tutamıyordu tamirci.
Bu sefer “hemşiresini” tamir etmeye kalkıyor, ona parça
takmaya, yama yapmaya, ya da fonksiyonunu arttırmaya çalışıyordu. Kimse bu kadar somunu, bu kadar cıvatayı bu
kadar oynamayı gıcırdamayı kaldırmıyor, “hemşire” pansumanı bırakıp canının
derdine düşüyor, kaçıyor, kaçırılıyordu.
Bir tek canlılığı anlamıyordu, tamirci, bir tek onu tamir
edemiyordu. Her şeyin mekanizmasına bakıyor da bir tek canlıya bakamıyordu.
Oysa ne çok şey biriktirmişti yıllar boyunca.
Oradan bir parça, şuradan bir menteşe, bir cıvata, bir
manivela, bir ip, bir anahtar, aletler edevatlar… Oradan buradan toplanmış bir
yığın, bir sürü çıkma eşyalar, parçalar, yardımcılar.
Ona sorsan hepsinin bir zamanı var, bir görevi, bir işlevi
vardı.
Hep onu aradı belki de, o her şeyi çözecek, her şeyi tıkır
tıkır çalıştıracak, takım çantasını depoya kaldıracak o sihirli parçayı aradı.
Her taşın altına baktı, her kapağı açtı, her kabuğu kırdı,
her kapıyı zorladı, bir türlü o kilit taşını, o zemini, o her şeye oturacak,
sürtünmeyi kaldıracak parçayı bulamadı…
Onun yerine, lazım olur diye bir sürü çer çöp topladı.
Koca bir ıvır-zıvır yığınıyla baş başa kaldı.
Çok büyük bir yığınla, başka kimsede olmayan büyüklükte bir
yığınla….
Bir zamanlar bir makinanın parçası olan, ama tek başına hiçbir
işe yaramayan birbirine uymayan hırdavatla….
Tam ortada duruyordu bu yığın…. Her şeyin, evinin,
dükkanının, mekanının yani var olduğu yerin her şeyinin tam ortasında. Her şeyi
dolduran, başka bir şeye zar zor alan bırakan, yığına ait olmayan hiçbir şeye
var olma hakkı bırakmayan bir yığın…
Tamirciliğin bedeli, tamircinin terekesi…
Yıllar geçtikçe yığın büyüdü, yanına konan her şey yuttu,
yığın oda, oda yığın oldu.
Hepsi tamircinin atölyesi oldu, yığından başka tamir
edilecek bir şeye yer yoktu artık…
Artık tamire çağıran da yoktu, ne kapıyı çalan, ne pansuman
yapan, ne de yara açan…
Yığından başka hiçbir şey yoktu.
Yığının yanında tamircinin kendisi bile zar zor seçiliyordu…
Sonra… Sonra sıkıldı tamirci, bıktı. Belki de umudu kesti kim
bilir? Yığınla baş başa kaldığını belki ilk kez bu şekilde anladı…
İşte o zaman durdu, soluklandı. Belki oturdu, sigara yaktı.
Yığına daha yakından bu sefer bir şey aramadan, ilk defa amaçsızca baktı….
Sonra biraz daha baktı, sonra biraz daha, sonra biraz daha…
Bir süre sonra vida, çivi somun, conta, cıvata yani hırdavat
görmemeye başladı, onun yerine şekiller belirmeye başladı gözünün önünde. Orada
bir üçgen, biraz yanında bir kavis, az ileride bir köşe, daha ileride bir
elips, belki bir daire.
Bir sürü form bir sürü şekil, kimi paslı, kimi parlak, bir
sürü metal, plastik, ahşap…
Bir sürü malzeme, bir sürü biçim…
Derken içlerinden birini alıp elinde gezdirmeye başladı. Sonra
bir tane daha aldı, ikisini birbirine geçirdi. Sonra o vidayı ekledi, ucuna
ilerde duran menteşeyi taktı. Hepsini yandaki üçgen metal çerçevenin içine sıkıştırdı
ve bu böyle devam etti.
Birini diğerine tutturdu, ötekini başkasına geçirdi gruplar
oluşturdu, grupları birleştirdi…
Böyle kim bilir ne kadar zaman, ekleyerek eklemleyerek,
kafasını kaldırmadan devam etti.
Ne kadar zaman sonra bilinmez, kafasını kaldırdığında yığının
eskisi kadar büyük bir yığın olmadığını çok daha küçük gruplar, öbekçikler
haline geldiğini gördü.
Biraz olsun hava girmişti odaya, biraz olsun nefes alacak
yer kalmıştı. Artık biraz olsun ışığa yer vardı….
Işık daha fazla girince, şekillerin yarattığı gölgeler de bir
bir ortaya çıkmaya, belirginleşmeye başladı… Ne de olsa artık gölgeye de daha
fazla yer vardı…
Derken durdu tamirci duvara yansıyan bu garip şekillere
baktı, baktıkça baktı ve baktıkça sanki şekiller canlanmaya başladı.
Bir kuş muydu o, köpek mi, çok uzun zaman önce gördüğü ama
şimdi hemen tanıdığı bir yüz mü, o yüz mü, yüzler, mi?
Kafasını her oynatınca, baktığı yer ve pencereden ya da
lambadan sızan ışığın vuruş açısı her değiştiğinde bambaşka şekiller, bambaşka
görüntüler, bambaşka hikayeler çıkmaya başladı ortaya…
Bazen bir manzara, bazen birileri, bazen biri, bazen bir uzay
gemisi, bazen bir kulübe, bazen de adı olmayan ama görüntüsü çok güzel olan pek
çok şey, şekil, biçim.
Kimi parlak, kimi paslı, kimi gölge kimi ışık...
Bu böyle devam edip gidiyordu. Tamirci yığındaki şekilleri
birbirine eklemledikçe yeni öbekler, yeni biçimler oluşuyor, bunlar ışık gölge
oyunları, parlamalar ve yansımalarla yeni yeni hikayeler, yerler, kişiler
anlatıyordu.
Bu böyle sürdükçe de yığının hacmi azalıyor artık odada
ileri geri yürümek bile mümkün hale geliyordu…
Gene böyle bir anlarda, gene elinde parçalarla uğraşırken tamirci,
odanın belki daha önce hiç gitmediği, belki de unuttuğu bir köşesinde buldu
kendini. Sahi bu oda bu kadar metrekare var mıydı, bu odada bu kadar yer var mıydı?
Bunları düşünürken kafasını kaldırdı, yığınına, eserine,
oyuncağına, bedeline artık ne derseniz deyin uzaktan, uzun zamandır belki de
hiç olmadığı kadar uzaktan baktı ve daha önce hiç görmediği, bir gölge gördü,
diğer tüm gölgelerin toplamından bir gölge, bir surat, bir sima…
O kemerli yapıyı, o sert hatları, o çizgileri hemen tanıdı… Hatta
hangi kıvrımın hangi parçaların gölgesinin vurmasıyla olduğunu bile tanıdı, ton
farklarını tanıdı, çıkıntı ve girintileri tanıdı…
Sonra tekrar gölgenin bütününe baktı, orada duran simaya
baktı…
Nefes nefese bakarken, yorulduğunu fark etti, ışığı kapatıp,
ıvır zıvırının yanına, kanepesine kıvrıldı.
Ertesi gün tamircinin atölyesinde ilk defa tamir yapılmadı.