Pazartesi, Şubat 19, 2018

Fiat Lux!

Kendinin bildi bileli etrafına baktı, çevresindeki gözlerden kendini tarttı.
Kimine baktı neşe gördü, kiminkinde hüzün, bir yanında üzüntü vardı diğerinde gurur.

Bazen baktı baktı hiçbir şey bulamadı-sanki bulunacak bir şey varmış gibi.
Bazen küçümseme gördü baktığında, bazen kıskançlık bazen haset, bazen coşku.

Kendini bili bileli bakıyordu, herhalde kendini bildiği sürece de bakacaktı bilmiyordu.

Bazen sevgi de görüyordu bakınca, ama diğer bakışlarda da onu arayınca dönüp baktığında onu da gördüğü yerde bulamıyordu. Sonra tekrar bakışları taramaya devam ediyor, arıyor her türlü bakışa maruz kalıyor, baktığı yerde bir türlü bulamıyordu aradığını.

Bakmak zaten zordu da en zoru bakınca bir şey görmemekti. Bazen öyle gözlere bakıyordu ki, hiçbir şey yansımıyordu o gözlerden… Mat donuk gözler, ya da kendi bakan, arayan gözler, başka yere bakan gözler…

İşte öyle durumlarda sanki bir balinanın sonarının bozulması gibi, kıyıya vuruyor, belki de kendi kendini atıyordu.  Bunaltıcı sığlarda çırpınırken, güneş derisini kavuruyor, bitsin diye beklerken bir gelgit tekrar denize atıyordu onu.

Sonar yani gözler tekrar çalışmaya, bakmaya başlıyor; bulduğu bakışlar hoşuna gittikçe açılıyor, açıldıkça, derine gidiyor, derine gittikçe bakışlar, ışıklar arkada kalıyor, karanlığa düşüyor, yalnızlaşıyor, yoksullaşıyordu.

Ya karaya vuruyordu, ya denize batıyordu. Bir türlü rotasında gidemiyor, dümeni sabit tutamıyordu…

Kara bir delik gibiydi o.

Boşlukta asılı kalan, boşlukla birlikte yol alan, varlığını ancak etrafındaki yıldızlara göre duyumsayan bir delik. Hep de öyle olmuştu. Öncesinde bir yıldız olmuşsa eğer o başka bir hayat olmalıydı. Hiç hatırlamıyordu.

O yüzdendir ki hep diğer yıldızlara bakıyor, onların ışığından kendini bulmaya çalışıyor, herhangi bir ışıktaki herhangi bir dalgalanmada, içindeki dipsiz boşluğa düşebiliyordu. 

Ve bundan ölesiye korkuyordu. Yalnızdı içi çünkü. Derin, sessiz, sahipsiz bir yalnızlık.

Kendi karanlığından başka hiçbir şeyin olmadığı, çıldırtıcı bir yoksunluk. Yoksulluk.
Boşluk bile olamayan boşluk. Anlatacak kimsenin olmadığı, o hiç de romantik olmayan hiçlik.

Zaman böyle akıp gidiyor, hayat kendi sarmalında devam ediyordu.

Bir gün gene kendi döngüsü içinde dönerken, bir şey oldu.

Etrafta hiç ışık, hiçbir göz yoktu.

Sadece karanlık vardı, göz alabildiğine karanlığı görüyordu. 
O an sevindi. Artık yalnız değildi. Şartlar eşitlenmişti, utanıp saklanacak, karanlığa sığınacak bir şey kalmamıştı. “Oh be!” dedi.

Bu coşkunluk bir süre devam etti, bir süreliğine keyfi çok yerindeydi. Özgürce bağırıyor, çağırıyor, istediğini yapıyor, artık saklanmıyordu…

Sonra, sonra etrafına baktı, karanlıktan başka hiçbir şey olmadığını bu sefer idrak etti.
Ve birden korktu, sebebini anlamasa da çok korktu.

Her yer karanlıksa o kimdi, nerede başlıyor, nerede bitiyordu. Kimse yoktu ondan başka. Peki karanlık? Karanlık da yoksa o var mıydı.  O da yoksa var olan neydi, kimdi?

İşte o hep lanet ettiği karanlık da gitmiş, tarif bile edemediği, bir hiçlikle baş başa kalmıştı.
Önceden yoksul olan içi şimdi… Şimdi ne olmuştu o da bilmiyordu. Bunun için bir kelime var mıydı sahi ?...


İşte o an ışık oldu.

Işık oldu çünkü anladı. 
Karanlığın, o nefret ettiği karanlığın ne demek olduğunu, nasıl etrafındaki yıldızları, hatta kendisini görmesini sağladığını anlamıştı.

Anlayınca da ışık oldu. Yıldızlar tek tek, her biri kendi ritminde yanmaya başladı.

Kiminin ışığı güçlü, kiminin zayıftı. Kimi alacalı bulacağı, kimi sabit tondaydı. Ama hepsi oradaydı.
Karanlığın aydınlık demek olduğunu işte o an anladı.

Tek yapması gerekenin onu dışarı uzatmak, kendi karanlığından utanmamak, yıldızlara ihtiyacı olan kontrastı vermek olduğunun farkına vardı.

Ve pek çok şey hissetti. Neşeyi de hissetti, hüznü de. Gururu da hissetti, korkuyu da. Azlığı, çokluğu; yalnızlığı ve kalabalıklığı da… Hepsini hissetti gene, önceden hissettiği gibi.

Tek fark bu sefer ne hissedeceğini bilmek için etrafa bakmıyordu.
Hisler içinden geliyor, etrafa bakmadığını bile unutuyordu.

Çünkü içindeki, o zifir karanlığın altındaki yüzlerce, belki binlerce yeni duyguyu tanımaya çalışıyor; gerçekten tanıdığı, bildiği tek duygu olan yalnızlık bile, bu kalabalığın arasında başka hissettiriyordu.

İçi hala yoksuldu belki ama yorgun değildi artık…

Uzay boşluğunda, okyanusun ya da kalabalığın ortasında hayat ve düzen bildiği gibi devam ediyordu. 

Her şey kendi hengamesi içinde devinip dururken, karanlık kuytu köşelerde, yeni yeni hayatlar filizleniyordu.


Pazartesi, Şubat 05, 2018

İnat

Ne kadar zamandır bu durumdaydı bilmiyordu. Saatler mi aylar mı, yıllar mı zaman kavramı anlamını yitirmişti. Sanki zamandan bağımsız bir oluştu sadece öyle oluvermişti, olmuştu, öncesi, sonrası yoktu.

Bir kez daha kafasını kaldırdı karşısında donuk, hareketsiz duran kütleye baktı. Acaba o ne zaman gelmişti buraya, neden gelmişti? Hikâyesi neydi, kim bilir kaç kere sormuştu bunları bir cevap bulurum umuduyla, kaç kere daha soracaktı kim bilir.

Gene bir umut kafasını kaldırdı, karşısındaki yüzün suratına, gözlerine baktı. O donuk mutlu gülüşteki ifadeyi aradı bir kez daha.

Alay mıydı yoksa o? Dalga mı geçiyordu, bak nasıl kitledim seni, nasıl da ıkınıyorsun karşımda mı diyordu acaba?

Kızdı, çok kızdı. O kim oluyordu ki nanik yapıyordu? Ne yapmıştı, neyi başarmıştı hayatta?

Oysa o öyle miydi ya! Onun kim olduğu belliydi, neler başarmıştı ki, hiç pes etmemiş tüm zorluklara, aksi ihtimallere karşın vazgeçmemiş, ilerlemiş, çoktan havlu atar derken pençelerini geçirmişti hayata işte. “Daha ne olsun?” diyordu. “Az şey mi bu?”, toplumun saygın bir üyesiydi, karşısındaki ise sırıtmaktan başka bir şey yapmıyordu.

Ama işte orda öylece karşısında duruyordu o aynı gülüşüyle aynı donukluğuyla, aynı ifadesizliğiyle, o hep ordaydı belli ki, e hep de aynı ifadede duruyor, aynı şekilde gülüyordu.

Hemen – en çok sevdiği kaslarından birini harekete geçirdi- düz mantık yürüttü.

Benden önce geldiğine ve hiç değişmediğine göre bana gülüyor benimle alay ediyor olamaz. Oh dedi içinden bir nefes olsun rahatlamıştı. Demek ki komik bir şey yoktu, açıkta bir şey yoktu…

Ama çok uzun sürmedi bu rahatlık, hala karşısındaki figürün karşısında rahatsızlık, tedirginlik, eksiklik hissediyordu. E ona gülmediğini anlamıştı da, sorun neydi o zaman? Niye onun karşısında böyle aciz ve ufak hissediyordu, yerin dibine giriyordu, hatta utanıyordu.

Yoksa sorun karşıdakinde değil de kendinde miydi? Birden kaşları çatıldı, gene gözlerinde şimşekler çaktı, kendini lime lime etmek yerin dibine sokmak istedi, yapamadı.

Bu ne basiretsizlikti ki, başkasının ne düşündüğünü bu kadar önemsiyordu? Bu kadar mıydı yani? Bütün o çabaları dağıtmaya, alaycı olduğu düşünülen bir gülüş yetiyor muydu yani? Bu kadar mıtedirgindi, bu kadar mı zayıftı, korkaktı…

Çok ama çok kızdı. Bu sefer kendine. Nasıl bu tufaya gelmişti? Nasıl başkasının gözlerindeki ifadeye bu kadar kitlenmişti, nasıl bu kadar kendi kendini hacamat etmişti?

Ne kadar bilinmez bir süre böyle devam etti, yavaş yavaş temposu düştü kendini biçmenin keskinliği azaldı, yorulmuş belki de bıkmıştı, araya başka hayaller, gündelik düşüneler girdi, sakinleşti.

Artık gitme zamanı gelmişti. Arkaya doğru bir adım atmaya çalıştı, atamadı. Kafasını çevirmeye çalıştı çeviremedi. Kıpırdayamıyordu. Tüm gücüyle debelendi, gitmeye, bir adım atmaya çalıştı, olmuyordu. Sanki ayaklarına beton dökülmüş, koca koca çivilerle mıhlanmıştı. Santim kımıldayamadı. Biraz daha debelendi sonra yoruldu yavaş yavaş durdu. Soluklanırken bunu daha önce de denediğini hatırladı o zaman da gidememişti, yoksa o zamanlar mı demeliydi, zaman, rakam her türlü ölçü biriminin ucu kaçmıştı sanki hep oradaydı.

Oysa ne kadar da istiyordu gitmeyi! Başka yerler, başka yüzler görmeyi, insanlar arasına karışmayı, belki bir yerlere yerleşmeyi, kalabalıklaşmayı… Ne güzel olacaktı, etrafına neşe saçacak, büyük başarılara imza atacak, herkes ona bayılacak, parmakla gösterilecekti. Gitse kesin böyle olacaktı, başka türlüsü zaten olamazdı, bu işin matematiği böyleydi çünkü. Bir gitse dünyalar onu olacaktı. Sonra geri gelip, tekrar karşısına geçip ballandıra ballandıra anlatacak. O donuk gülüşe belki bir anlam atayacaktı. Gurur duyacaktı karşısındaki belki de kim bilir? Belki o gülüş o hep aradığı gülüş olacaktı o zaman! İşte o zaman dünya, gitme, gelme hepsi anlamsızlaşacak, belki kendini bile unutacaktı. Bitmeyen, sonu gelmeyen tüketen gülüşü sorgulama son bulacaktı çünkü. Her şey yeni olacaktı. Ah bi gidebilseydi...

Gitse, nasıl olsa dönecekti dönmesine de, aklına bir kuşku düştü. Döndüğünde o orada olacak mıydı sahi? Ya o da gittiyse ne olacaktı? Ya bomboş bir yerle karşılaşırsa? Ya başkası varsa karşısında? Sohbet ediyor hatta gülüyor, dokunuyor, sarılıyorsa ne olacaktı? Ya o donukluk kalmadıysa başkasının karşısında… Ne yapacaktı o zaman? Ne hissedecekti? O kadar yolu niye gitmiş, niye geri gelmiş olacaktı ki o zaman? Dönecek yer olmadıktan sonra, kaybolursa…

Sıradan bir şehrin sıradan bir meydanında sıradan bir gündü.
Meydanda birbirine dönük duran iki insan heykeli, önceki yüzlerce sıradan gün gibi yine oradaydı. Biri yüzünde kayıtsız bir gülüşle, öbürü öfkeyle, dişlerini sıkarak sabitlenmişlerdi. Üzerlerine kuşlar konmaya, pislemeye devam ediyor, turistler acımasızca resim çekiyordu.

Heykellerin önündeki pirinç tabelada “inat” yazıyordu.