Kendinin bildi bileli etrafına baktı, çevresindeki gözlerden
kendini tarttı.
Kimine baktı neşe gördü, kiminkinde hüzün, bir yanında üzüntü
vardı diğerinde gurur.
Bazen baktı baktı hiçbir şey bulamadı-sanki bulunacak bir
şey varmış gibi.
Bazen küçümseme gördü baktığında, bazen kıskançlık bazen
haset, bazen coşku.
Kendini bili bileli bakıyordu, herhalde kendini bildiği
sürece de bakacaktı bilmiyordu.
Bazen sevgi de görüyordu bakınca, ama diğer bakışlarda da
onu arayınca dönüp baktığında onu da gördüğü yerde bulamıyordu. Sonra tekrar
bakışları taramaya devam ediyor, arıyor her türlü bakışa maruz kalıyor, baktığı
yerde bir türlü bulamıyordu aradığını.
Bakmak zaten zordu da en zoru bakınca bir şey görmemekti. Bazen
öyle gözlere bakıyordu ki, hiçbir şey yansımıyordu o gözlerden… Mat donuk
gözler, ya da kendi bakan, arayan gözler, başka yere bakan gözler…
İşte öyle durumlarda sanki bir balinanın sonarının bozulması
gibi, kıyıya vuruyor, belki de kendi kendini atıyordu. Bunaltıcı sığlarda çırpınırken, güneş derisini
kavuruyor, bitsin diye beklerken bir gelgit tekrar denize atıyordu onu.
Sonar yani gözler tekrar çalışmaya, bakmaya başlıyor;
bulduğu bakışlar hoşuna gittikçe açılıyor, açıldıkça, derine gidiyor, derine
gittikçe bakışlar, ışıklar arkada kalıyor, karanlığa düşüyor, yalnızlaşıyor,
yoksullaşıyordu.
Ya karaya vuruyordu, ya denize batıyordu. Bir türlü
rotasında gidemiyor, dümeni sabit tutamıyordu…
Kara bir delik gibiydi o.
Boşlukta asılı kalan, boşlukla birlikte yol alan, varlığını
ancak etrafındaki yıldızlara göre duyumsayan bir delik. Hep de öyle olmuştu. Öncesinde
bir yıldız olmuşsa eğer o başka bir hayat olmalıydı. Hiç hatırlamıyordu.
O yüzdendir ki hep diğer yıldızlara bakıyor, onların
ışığından kendini bulmaya çalışıyor, herhangi bir ışıktaki herhangi bir
dalgalanmada, içindeki dipsiz boşluğa düşebiliyordu.
Ve bundan ölesiye korkuyordu. Yalnızdı içi çünkü. Derin,
sessiz, sahipsiz bir yalnızlık.
Kendi karanlığından başka hiçbir şeyin olmadığı, çıldırtıcı
bir yoksunluk. Yoksulluk.
Boşluk bile olamayan boşluk. Anlatacak kimsenin olmadığı, o
hiç de romantik olmayan hiçlik.
Zaman böyle akıp gidiyor, hayat kendi sarmalında devam
ediyordu.
Bir gün gene kendi döngüsü içinde dönerken, bir şey oldu.
Etrafta hiç ışık, hiçbir göz yoktu.
Sadece karanlık vardı, göz alabildiğine karanlığı görüyordu.
O an sevindi. Artık yalnız değildi. Şartlar eşitlenmişti, utanıp saklanacak,
karanlığa sığınacak bir şey kalmamıştı. “Oh be!” dedi.
Bu coşkunluk bir süre devam etti, bir süreliğine keyfi çok yerindeydi.
Özgürce bağırıyor, çağırıyor, istediğini yapıyor, artık saklanmıyordu…
Sonra, sonra etrafına baktı, karanlıktan başka hiçbir şey
olmadığını bu sefer idrak etti.
Ve birden korktu, sebebini anlamasa da çok korktu.
Her yer karanlıksa o kimdi, nerede başlıyor, nerede
bitiyordu. Kimse yoktu ondan başka. Peki karanlık? Karanlık da yoksa o var mıydı. O da yoksa var olan
neydi, kimdi?
İşte o hep lanet ettiği karanlık da gitmiş, tarif bile edemediği,
bir hiçlikle baş başa kalmıştı.
Önceden yoksul olan içi şimdi… Şimdi ne olmuştu o da
bilmiyordu. Bunun için bir kelime var mıydı sahi ?...
İşte o an ışık oldu.
Işık oldu çünkü anladı.
Karanlığın, o nefret ettiği
karanlığın ne demek olduğunu, nasıl etrafındaki yıldızları, hatta kendisini görmesini
sağladığını anlamıştı.
Anlayınca da ışık oldu. Yıldızlar tek tek, her biri kendi
ritminde yanmaya başladı.
Kiminin ışığı güçlü, kiminin zayıftı. Kimi alacalı bulacağı,
kimi sabit tondaydı. Ama hepsi oradaydı.
Karanlığın aydınlık demek olduğunu işte o an anladı.
Tek yapması gerekenin onu dışarı uzatmak, kendi
karanlığından utanmamak, yıldızlara ihtiyacı olan kontrastı vermek olduğunun farkına vardı.
Ve pek çok şey hissetti. Neşeyi de hissetti, hüznü de.
Gururu da hissetti, korkuyu da. Azlığı, çokluğu; yalnızlığı ve kalabalıklığı da…
Hepsini hissetti gene, önceden hissettiği gibi.
Tek fark bu sefer ne hissedeceğini bilmek için etrafa
bakmıyordu.
Hisler içinden geliyor, etrafa bakmadığını bile unutuyordu.
Çünkü içindeki, o zifir karanlığın altındaki yüzlerce, belki
binlerce yeni duyguyu tanımaya çalışıyor; gerçekten tanıdığı, bildiği tek duygu olan
yalnızlık bile, bu kalabalığın arasında başka hissettiriyordu.
İçi hala yoksuldu belki ama yorgun değildi artık…
Uzay boşluğunda, okyanusun ya da kalabalığın ortasında hayat ve düzen bildiği gibi devam ediyordu.
Her şey kendi hengamesi içinde devinip
dururken, karanlık kuytu köşelerde, yeni yeni hayatlar filizleniyordu.