Gözlerini açtı. Gözleri henüz ortama alışmamıştı, flu bir grilikten başka bir şey seçemiyordu. Buraya nasıl gelmişti, ne zamandır buradaydı, hiç bir fikri yoktu.
Hareket etmeye, doğrulmaya çalıştı. Olmadı.
Bağlıydı, kolları ve bacakları bağlanmış, bomboş bi odada galiba tek başınaydı. Üstelik ağzı da bağlıydı, senini çıkarmaya çalıştı, duyuramadı.
Etrafı seçmeye çalıştı, gözleri biraz biraz açılmaya başlamıştı. Karanlık, loş ve soğuk bir odadaydı. Yattığı yerden boynunu doğtultabildiği kadarıyla, burası gri granit taşlarla döşenmiş boş bir oda, bir mahzeni andırıyordu. Odanın köşelerindek birer mum ortalığa loş bir ışık veriyor ama odayı ısıtmaya yetmiyordu.
Gözleri hala tam açılmamıştı, bağlı ağzıyla sesini duyurmaya çalıştıkça, tek duyduğu kendi sesi oldu. Bir süre sonra bunu da bıraktı
Neden sonra onu duymaya başladı, sessiz soğuğu delip geçen bir uğuldama, bir vınlama sesi.
Artık gözleri açılmıştı. Şimdi fark etti.
Tam tepesinde, yattığı yerin kafasının üstünde, bir sağa bir dola uğultular ve gıcırtılar çıkararak salınan dev bir metal parçası. Görebildiği kadarıyla bir dev bir balta ya da salınan bir giyotin gibi bir şey. Baktığı yerden dev bir sarkaça da benziyordu.
Tüm gücüyle çırpındı tepesindeki felaketten kurtulmaya çalıştı, bağırmaya çalıştı bağıramadı, bağlandığı ipleri zorlayıp koparmaya çalıştı, el ayak bileklerini parçaladığıyla kaldı. Bir süre sonra bunu da bıraktı.
Bomboş odanın içinde tepesinde sarkaç gibi salınan dev metal parçası ve onun ritmik uğultusuyla baş başa ve pes etmişken, bir süre sonra artık sarkaçın ritmik salınımından mıdır nedir bilinme,z baktığı metalde anlamsız şekiller, imgeler görmeye başladı.
Önce çok flu resimlerdi bunlar, amorf gölgeler, karaltılar, şekilcikler.
Zamanla netleşmeye başladı. Ve kendini gördü...Pek hatırlanacak anlar değildi gördükleri.
Sarkaç gitgide artan bir tempoda salınırken o salınımda, gördü
Gurur duymadığı tüm anları
Cesaret edemediği anları...
Karşı çıkamadığı anları...
Gerçeği söyleyemediği anları...
Hesaplı, politik olduğu tüm anları...
Dillendirilmemiş tüm umutları, özlemleri
Bilmesi gerekenlere söyleyemediği tüm güzel şeyleri
Acıları ve hayal kırıklıklarını
İçindeki tuttuğu her anı gördü, bu yüzden sildiği üstünü çizdiği anları.
Sustuğu her görüntüde, ağzına bir dikiş atılıyordu, diğerinde bir tane daha, üstüne bir tane, bir tane daha...
Sarkaç yaklaştıkça görüntüler hızlanıyor, hızlandıkça görüntülerde ağzındaki dikişler artıyor, görüntülerdeki dikişler arttıkça giyotin benzeyen dev sarkaç suratına suratına yaklaşıyordu.
Yaklaştıkça sesini çıkarmaya çalışıyor, çıkaramadıkça boğazı düğümleniyordu...
Artık çok yaklaşmıştı sarkaç, burnunun ucundaydı, ağzına doğru yaklaşıyor, yaklaştıkca korkunç uğultular çıkarıyordu.
Bir santim ya kalmıştı ya kalmamıştı.
Gözlerini kapadı, birazdan suratı parçalanacak, her şey son bulacaktı.
Her şey söylenmediği ile kalacaktı...
Son hamleyi beklerken, Dev metal sarkaç son bir kere salındı yaklaştı yaklaştı. Kendi gelmeden önce rüzgarı suratına çarptı, sonra soğuk metali hissetti, son bir nefes alıp yutkunmuştu ki...
Sarkaç ağzının bağlı olduğu ipin üstünden, ipi kopardıp parçalayarak yoluna devam etti, geri dönmek üzere
İşte tam o sırada yaptı, bağırdı, sesinin sonuna kadar, hançerisini yırtarcasına, o ana kadar boğazına atılmış tüm düğümleri parçalarcasına bağırdı...Ve sarkaçın yarım kalan işini bitirmesine hazırlandı kii...
Gözlerini açtı.
Evinde TV karşısında uyuya kalmıştı...
Kucağındaki laptop’da yanıp yanıp sönen imlece baktı...
Ve tuşlara basmaya başladı...
Hayat üzerine, insan üzerine, ilişkiler üzerine, zihnin derinlikleri üzerine, uyku kaçırtan, kafayı kurcalayanlar üzerine beyin salatası, fikir kültür fizik programı
Çarşamba, Ekim 13, 2010
Salı, Ekim 05, 2010
Lunapark
Lunapark o gece her geceki gibi cıvıl cıvıldı. Birbirini basıran kakafonik gürültüler, hepsi birbirinden parlak ve adeta yarış edercesine yanıp yanıp sönen ışıklar, bağıranlar, gülenler, ağlayanlar...Tam bir panayır yeriydi.
Tüm bu curcuna içinde sadece bir kişi vardı, ortamın elma şekeri parlaklığına, albenisine kendini kaptırmayan. Ne etraftaki aletlerle ilgileniyordu, ne eğlencenin hasını vaad eden çığırtkanlar ya da ışıklar ve seslerle.
O dosdoğru yürüyüp geçiyordu bu cennet mi, cehennem mi olduğu konusunda karar verilememiş dekorun içinden.
Etrafıyla hiç ama hiç ilginlenmiyordu, kafasında hedefi belliydi.
Dosdoğru sihirli aynaların olduğu tünele gidiyordu. Kimseyi değil, kendini merak ediyordu...Çünkü görmediği, bilmediği bir o kalmıştı tüm bu panayırdan geriye.
Tünelin kapısında durdu, bir nefes aldı...Etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra içeri daldı. İçerisi loş ve boştu. Karanlığı aydınlatan mavi ışık ortama soğuk ama asil bir hava katıyordu. Bu ışığın altındaki koridorda ise envai çeşit ve ebattaki aynalar boylu boyunca sıralanmışlardı...
İlk sıradaki aynaya yaklaştığında gördüğü yansıma onu şaşırttı ama gene de fena bir görüntü değildi, yalnız ışıklandırmadan dolayı mavimtrak, aynanın dalgalı dokusundan ötürü ergimişleşmiş – amorflaşmış...kocaman, kambur ve bu yüzden de yaşlı görünen büyük mavi bir şekil – Adeta dev ve yaşlı bir yansıması kendinin...
Aynaların önüne geçmeye devam etti teker teker sırasıyla büyük-küçük, şişman-zayıf, oval- yassı bir sürü yansımasını gördü kendinin. Bu yansımaların kimine güldü, kimime kızdı, kime şaşırtı, kimi önemsemedi-fark etmedi, kiminden gururlandı, kiminden nefret etti ama hiçbirine “hah tamam” demedi, diyemedi.
Son aynanın önünde geldiğinde buradaki görüntü de ilki kadar şaşırtıcıydı.
Gene mavi ve amorf bir figür vardı ama bu aynadaki yansıması çok küçük ve hatta bir o kadar buruşuk bir yansımaydı. Bu adeta – ilk yansımanın aksine – küçücük ama ez an onun kadar mavi ve buruşuk bir bebekti. Bir mavi buruşuk bebek...İçini burkarak,üzülerek baktı bu bebek yansımasına sebebini bilmeden. Daha sonra çıkışa doğru yöneldi...
Tam o anda bir ses duyudu, bir zil çaldı, paydos zili.
Aynaların mesaisi bitmişti, birden tek tek önünden geçtiği aynalardaki tüm figürler canlandı hareketlendi. Aslında bunlar yansıma değil, ayna çerçevelerinin içinde görevli çalışanlardı, büyük-küçük, şişman-zayıf, yaşlı-genç bir sürü çalışan. Ve mesaileri birmişti.
Aynaların çervelerinden arkaya uzanıp görüntüden kayboldular, çerçevelerin içi boş kaldı.
Şaşırmıştı bu gelişmeye, hiç beklemiyordui şimdi ne yapacak, kime inancaktı, aynalarda bir şey söylememiş yalancı çıkmıştı...
Hayalkırıklığıyla dışarı çıktı. Ay ışığı vardı, aşağıya yere doğru baktı.
İşte o zaman gördü, ömrü boyunca ilk defa şimdi gerçekten gördü.
Sudaki aksini, yansımasını değil kendini, aynadan aynalardan görülen çarpık versiyonu değil, çerçevelerin esaretinden kurtulmuş,duru, saf yansımasını...Artık biliyordu neye benzediğini...
Derin bir nefes altı ve panayırı terk edip, kalabalığa karıştı...
Tüm bu curcuna içinde sadece bir kişi vardı, ortamın elma şekeri parlaklığına, albenisine kendini kaptırmayan. Ne etraftaki aletlerle ilgileniyordu, ne eğlencenin hasını vaad eden çığırtkanlar ya da ışıklar ve seslerle.
O dosdoğru yürüyüp geçiyordu bu cennet mi, cehennem mi olduğu konusunda karar verilememiş dekorun içinden.
Etrafıyla hiç ama hiç ilginlenmiyordu, kafasında hedefi belliydi.
Dosdoğru sihirli aynaların olduğu tünele gidiyordu. Kimseyi değil, kendini merak ediyordu...Çünkü görmediği, bilmediği bir o kalmıştı tüm bu panayırdan geriye.
Tünelin kapısında durdu, bir nefes aldı...Etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra içeri daldı. İçerisi loş ve boştu. Karanlığı aydınlatan mavi ışık ortama soğuk ama asil bir hava katıyordu. Bu ışığın altındaki koridorda ise envai çeşit ve ebattaki aynalar boylu boyunca sıralanmışlardı...
İlk sıradaki aynaya yaklaştığında gördüğü yansıma onu şaşırttı ama gene de fena bir görüntü değildi, yalnız ışıklandırmadan dolayı mavimtrak, aynanın dalgalı dokusundan ötürü ergimişleşmiş – amorflaşmış...kocaman, kambur ve bu yüzden de yaşlı görünen büyük mavi bir şekil – Adeta dev ve yaşlı bir yansıması kendinin...
Aynaların önüne geçmeye devam etti teker teker sırasıyla büyük-küçük, şişman-zayıf, oval- yassı bir sürü yansımasını gördü kendinin. Bu yansımaların kimine güldü, kimime kızdı, kime şaşırtı, kimi önemsemedi-fark etmedi, kiminden gururlandı, kiminden nefret etti ama hiçbirine “hah tamam” demedi, diyemedi.
Son aynanın önünde geldiğinde buradaki görüntü de ilki kadar şaşırtıcıydı.
Gene mavi ve amorf bir figür vardı ama bu aynadaki yansıması çok küçük ve hatta bir o kadar buruşuk bir yansımaydı. Bu adeta – ilk yansımanın aksine – küçücük ama ez an onun kadar mavi ve buruşuk bir bebekti. Bir mavi buruşuk bebek...İçini burkarak,üzülerek baktı bu bebek yansımasına sebebini bilmeden. Daha sonra çıkışa doğru yöneldi...
Tam o anda bir ses duyudu, bir zil çaldı, paydos zili.
Aynaların mesaisi bitmişti, birden tek tek önünden geçtiği aynalardaki tüm figürler canlandı hareketlendi. Aslında bunlar yansıma değil, ayna çerçevelerinin içinde görevli çalışanlardı, büyük-küçük, şişman-zayıf, yaşlı-genç bir sürü çalışan. Ve mesaileri birmişti.
Aynaların çervelerinden arkaya uzanıp görüntüden kayboldular, çerçevelerin içi boş kaldı.
Şaşırmıştı bu gelişmeye, hiç beklemiyordui şimdi ne yapacak, kime inancaktı, aynalarda bir şey söylememiş yalancı çıkmıştı...
Hayalkırıklığıyla dışarı çıktı. Ay ışığı vardı, aşağıya yere doğru baktı.
İşte o zaman gördü, ömrü boyunca ilk defa şimdi gerçekten gördü.
Sudaki aksini, yansımasını değil kendini, aynadan aynalardan görülen çarpık versiyonu değil, çerçevelerin esaretinden kurtulmuş,duru, saf yansımasını...Artık biliyordu neye benzediğini...
Derin bir nefes altı ve panayırı terk edip, kalabalığa karıştı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)